TKP ve DSİP Aynı Çatı Altına!

Deniz Kurtul – Aralık 2013

Dikkat çekici olduğunu sandığım bu başlığı attıktan sonra bir fıkradan alıntı yapayım ki bu yazının yazılış ihtiyacının anlaşılmasına yardımcı olsun.

Birgün bir Hıristiyan eskiden beri tanıdığı bir Yahudi’ye tokat atar. Şaşkına dönen Yahudi neden tokat attığını sorunca Hıristiyan “Siz bizim peygamberimizi öldürmüşünüz.” der. Bunun üzerine Yahudi “İyi de kardeşim bu olay 2000 sene önce oldu.” dediğinde Hıristiyan “Benim yeni haberim oldu.” cevabını verir. DSİP’in az sonra alıntılayacağım 2012 yılındaki göndermesinden de benim yeni haberim oldu.

Yaşadığımız topraklarda irili ufaklı birçok sol ya da sağ siyasal grup bulunuyor. İnsanın elbette bunların tamamını tüm detayları ile takip edebilmesi mümkün değil. Örneğin Abdüllatif Şener ve çevresindeki insanların ne yaptığı ile ilgili uzunca bir zamandır bilgim yok. Merak etmem için bir sebep de yok. Takip etmediğim gruplara dair örnekleri çoğaltabilirim elbette. DSİP de düzenli takip etmediğim gruplardan bir tanesi. Ancak adet haline getirdikleri şekliyle provokatif açıklamalar yaptıkları zaman dikkatimi çekiyorlar. Bu açıklama şeklini bir taktik olarak kullanıyorsa kendilerinin bileceği şeydir. Lakin içerisinde DSİP geçen deyimler kulaktan kulağa yayılıyor, benden söylemesi…

Troçkizm hakkında birçok şey söylenebilir ve acil olarak söylenmelidir diye düşünüyorum. Gelgelelim DSİP’in ettiklerinden diğer troçkist grupları sorumlu tutamayız.  Ancak DSİP’i, SWP’nin söylediklerinden sorumlu tutabiliriz. Çünkü DSİP kendi başına bağımsız bir grup değil. SWP’nin Türkiye “şube”si niteliğini de taşıyor. (Hatırladığım kadarıyla bir zamanlar Anti-Kapitalist dergisi seksiyon görevini görüyordu. Bugün DSİP bu görevi kendince icra ediyor.) SWP’nin 1995 seçimlerinde Tony Blair’a destek verdikten sonra eleştirmekle beraber sonraki seçimlerde tekrar Tony Blair’a destek verdiğini hatırlayalım. (bu arada konudan bağımsız olarak SWP’nin ölene kadar lideri olan Tony Cliff’in diğer troçkistlerin aksine SSCB’yi “yozlaşmış işçi devleti” olarak değil “tekelci devlet kapitalizmi” olarak tanımlamasını önemli ve doğru bir tespit olarak gördüğümü belirtme ihtiyacı hissediyorum.) SWP’nin o dönemki seksiyonu “İşçi Demokrasisi”nin ÖDP’yi “yeterince solcu” olmamakla eleştirdiği dönemin hemen birkaç ay sonrasında 1999 seçimlerinde CHP’yi (Hem de Baykal’lı) desteklediğini de hatırlayalım. Adı geçen seksiyon hareketleri SWP’nin İngiltere’de ürettiği politikayı kendi yerellerinde söyleme dönüştürmeye çalışıyorlar. İngiltere’de ırkçılık kendisini islamofobi olarak ortaya koyarken, her sol grup gibi SWP de buna karşı konumlanmaktadır. Ancak SWP’nin Türkiye seksiyonu, kendi konumunu SWP’ye paralel tanımlama zaruretinin de etkisiyle olsa gerek AKP’nin yamacında politika üretmek durumuna düşüyor.

Memleketimizde maalesef ideolojik bir duruş ortaya koyduktan sonra politik bir pozisyon almak gibi bir adet pek olmadığından DA olsa gerek önce pozisyon tutulur daha sonrasında bu pozisyonu meşrulaştıracak tarihsel/ideolojik açıklamalara gidilir. SWP İngiltere’de aldığı tutumu bir şekilde marksizm sınırları içerisinde temellendirebildi ancak Doğan Tarkan coğrafyamızda AYNI pozisyon tutuşu izah edebilmek için kendi “kutsal kitabı”na ters laflar etmek zorunda kaldı. Alıntı yapalım: “Türkiye Cumhuriyeti tarihi asker ve sivil güçler arasındaki mücadeleler tarihidir.” Marksist olmamakla beraber anarşist bir komünist olarak kendisine, Komünist Manifesto’nun başlangıcından bir cümleyi sahiplenerek hatırlatayım: “Tarih, sınıf mücadeleleri tarihidir.” Hazır tutulan pozisyona göre ideolojik açıklamalara girişme konusu açılmışken başlıkta TKP’nin adının geçmesinin sebeplerinden birisini açıklayayım. Metin Çulhaoğlu’nun,  Komünist Manifesto’nun 160. yıldönümü vesilesiyle düzenlediği sempozyumda, Manifesto’yu tahrif eden Kemal Okuyan’ın arkasını toplamak için , Marx’ın burjuva devletinin tamamını değil sadece yürütmesini “burjuva sınıfının ortak işlerini yöneten bir kurul” olarak nitelediğini ileri sürmüştü.  Komünist Manifesto’yu tahrif etmek ya da tezat kelamlar etmek iki partinin birleşmesi için elbette yeterli değil. Vurguladığım nokta kendi pozisyonunu izah etmek için ağızlarına pelesenk ettikleri ideolojik zemini göz ardı etmeleridir. Aksi halde bir anarşist olarak komünist bir dünyaya nasıl yol alabileceğimiz üzerine yapılan her türlü tartışmayı takip etmek gerekir diye düşünüyorum. Anarşist ilkeler ile komünist bir dünyaya ulaşamayacağımıza ikna olursak kendimizi anarşist olarak tariflemenin bir anlamı da kalmayacaktır. -Yaptığı tespitin doğruluğunu ya da yanlışlığını bir kenara koyarak-  “Marksist olmak ile devrimci olmak arasında tercih yapmak zorunda kaldığında devrimi tercih ettiği”ni belirten Castoriadis’in tavrındaki radikal duruşunu örnek almak gerekir diye düşünüyorum. Ancak Lenin’in “Asıl olan Devrimciliktir.” kelamını “Asıl olan Komünizm’dir.” şeklinde uyarlayarak tartışmaya devam etmek gerekir. Mesele Marksizm ya da Anarşizm meselesi değil. Net olarak koyalım mesele “Komünizm”dir.

Çulhaoğlu konuya vakıf olmasına rağmen konu anarşizm olduğunda yalanlarla dolu bir yazı kaleme almaktan çekinmemişti. Meğerse öncesinde teorik olarak daha zayıf olsa da daha usturuplu bir üslup ile DSİP de yalanlarla dolu bir yazı yazmaktan imtina etmemiş. Yazının sonunda linkini göreceğiniz “Anarşist özgürlük miti” isimli yazıda daha önce marksizmi tahrif ederek sahiplenen bu grup bu sefer DE anarşizmi tahrif ederek eleştirmiş. Ancak yazı Çulhaoğlu’nun yazısına göre daha usturuplu olduğu için kendilerinin de bildiği yalanları biraz çalakalem de olsa düzeltmeyi vazife bilelim. Bu amaçla söz konusu metni tarama işine girişelim.

“Proudhon ve Michael Bakunin her açıdan elitist ve otoriter teoriler geliştirdiler.”

Nasıl böyle bir yorum yapılabildiğine dair bir kaynak sunmamışlar. Bu zatlar böyle dediklerine göre inanmamız gerekiyor herhalde.

“Sonraki anarşistler bazı “aşırılıkları” terk etmiş olsalar da felsefeleri kitle demokrasisi ve işçi iktidarına düşmanlık beslemeye devam etti”

Anarşistlerin sınıflı bir toplumda demokrasinin olamayacağı ancak demokrasi fikrinin bir illüzyon olarak kullanılabileceği tezi ve itirazı demokrasi karşıtlığı olarak gösterilmiş. Anarşistler olarak doğrudan demokrasiyi ve taban örgütlerinin işlerliğini savunuyoruz. DSİP yaptığı açıklamalarla sürekli AKP iktidarının aldığı oy oranı nedeniyle meşruluğunu vurguluyor. Bu duruş elbette anarşistlerin demokrasi anlayışları ile taban tabana zıttır.

İşçi iktidarına düşmanlık meselesine gelince anarşistler işçi sınıfının kendisi ile birlikte tüm sınıfları yok ederek toplum içerisinde herkesin söz ve karar hakkına sahip olduğu bir yaşamı savunurlar. Bu bağlamda itirazları işçi iktidarına değil işçi sınıfını temsil ettiği iddia edilen yeni bürokratik egemen sınıfın iktidarınadır.

“Anarşizm, kapitalist toplumun büyümesine muhalefet ederek doğdu. Ayrıca kapitalizme olan düşmanlığı, bireyin kurtuluşunu kendine merkez aldı.”

Anarşistlerin bireyin kurtuluşunu haklı olarak önemsemekle beraber bunun toplumsal bir özgürleşmeden bağımsız olmadığını içeren yüzlerce metininden alıntı yapmak mümkündür. Bireyin özgürlüğünü önemsemekten dolayı hiçbir mahcubiyet duymuyoruz. Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine…

“Ama anarşizmin savunduğu özgürlük, işçi sınıfının kolektif olarak yeni bir toplum yaratma özgürlüğü değildi. Anarşizm küçük mülk sahibinin -dükkan sahibi, zanaatkar ve satıcının- büyük ölçekli kapitalistlere karşı özgürlüğünü savunuyordu. Anarşizm, kapitalizmin kaçınılmaz ilerleyişini temsil ediyordu. Bu yüzden geçmişe ait değerleri yüceltti; bireysel mülkiyet, ataerkil aile, ırkçılık.”

DSİP, Stalin kadar Stalinist’tir! Mesnetsiz, kaynaksız yaptığı tespitler ile Stalin’in “Anarşizm mi Sosyalizm mi?” kitabını tekrar etmektedir. Aynı kitabın yazarı olarak Doğan Tarkan’ı görseydik şaşırır mıydık gerçekten? Anarşistlerin örneğin ataerkil değerleri yücelttiğine cevap vermeye gerek bile yoktur.

“Bakunin,  Rusların insanlığı anarşist ütopyaya götürmekle görevli olduğuna inanan bir Rus şovenistiydi. Bu ütopyanın nasıl bir toplum olacağı kendi örgütlenme yöntemlerinde ifadesini buluyordu. “

Şovenist olarak tanımlamasam da kişisel olarak Bakunin’in Slav meselesi ile ilgili tavrını yanlış buluyorum. Aynı şekilde 1845-1847 arasında süren ve sonucunda ABD’nin Meksika topraklarının önemli bir bölümünü ele geçirdiği savaşı Marx kendi cümleleri ile “tembel ve çaresiz Meksikalılara karşı uygarlaşmanın lehine bir netice” şeklinde yorumlamıştı. Yine Marx İngiltere’nin Hindistan’ın işgalini desteklerken yine kendi ifadesi ile Hint toplumsal hayatının “değersiz, durağan ve bitkisel” olduğunu belirtmişti. Bunun üzerinden Marx’ın beyaz ırk milliyetçisi olduğu iddia etmek elbette haksızlık olacaktır. En azından Marksizm kavramı kullanıldığında akla gelen yaklaşım bu değildir. Bu noktada hatırlatmak gerekir ki anarşistler kendilerini bakuninist, kropotkinci vs olarak tanımlamazlar.

DSİP’in anarşizmi tahrif ederek eleştirdiği yazısına kısa bir cevap vermeye çalıştıktan sonra başlığımıza geri dönelim.

Birisi liberalizme diğeri milliyetçi çizgiye yaklaşan ve her ikisi de kendisini marksist olarak tarif eden iki politik grup DSİP ve TKP, özleri itibari ile geniş kitleler ile kendi politik grupları arasındaki ilişkiyi birebir aynı şekilde anlıyorlar. Kendi politik gruplarını ve liderlerini herşeye vakıf ve en doğru yolu izleyerek iktidar olacak ve ertesinde devlet denilen aygıtı ele geçirecek birer aygıt olarak tarifliyorlar. Tarih tersini defalarca göstermiş olmasına rağmen devleti ele geçirdikten sonra devletin sönümleneceğini öngörüyorlar. (Buna rağmen anarşistlere hayalperest olarak yaftalamalarına ne demeli!) Partilerinin iktidara gelmesini sosyalizm mücadelesinin en önemli dönemeci olarak tarifliyorlar. Bu tarifi yaptıktan sonra elbette amaç bir şekilde partilerinin iktidara gelme mücadelesidir. Sendikal hareket dahil tüm toplumsal hareketler ile kendi partilerini iktidara taşıması amacı üzerinden ilişkileniyorlar. 28 Şubat sonrası AKP’nin yeniden “başarılı” bir burjuva iktidarını inşa etmesi ile birlikte rejimin nitelikleri değişmeye başladığı durumda, toplumda buna karşı milliyetçi/kemalist bir duruş ile birlikte aynı zamanda var olan muhafazakar eğilim kendisini askeri/elitist statükoya karşı -en azından söylem olarak- konumlandırdı. Reel siyaset yaparken iktidar partisi olma amacındaki bu iki hareket kendilerine iki ayrı örgütlenmeye aday hedef kitle seçtiler. DSİP’in SWP’nin çizgisine zıt olacak bir politika üretme şansı olmamasının, bulunduğu tercihte etkisi olduğunu da tekrar vurgulayalım. -Enternasyonalizm böyle bir şey olmasa gerek!- Kendi liderlerinin sezdikleri biçimiyle kitlenin eğiliminin gerçek temsilcisi olduklarını iddia ederek politika yapıyorlar. Bu iddia güçlendirildikçe ve derinleştirildikçe sahip olunan ideolojik zemin sarsılıyor. Bu noktada eskiden İşçi Partili olan bir arkadaşımın ettiği kelamı onaylayarak aktarmak istiyorum. “Emperyalizm çok tehlikeli bir kavram. Çok fazla tekrar edince ilk defa nereden öğrendiğini unutuyorsun.” Arkadaşımın kişisel siyasal tarihinden hareketle yaptığı bir tespit olsa da genel olarak partinin iktidara gelmesi adına üretilen her tür siyasal söylem aynı tehlikeyi içerisinde barındırıyor diye düşünüyorum. Partinin iktidara gelme amacı ilk başta neden böyle bir hedef ortaya koyduklarını unutturma tehlikesini de içerisinde barındırıyor.

Anarşistler olarak bu memlekette bizim en büyük eksikliğimiz çok uzun soluklu, ideolojik zemini detaylı bir şekilde tariflenmiş örgütlerimizin olmayışıdır. Anarşizmin soldan ve devrimci bir çizgide, olduğu gibi eleştirilmesi bizim için ihtiyaçtır. Ancak DSİP’in ihtiyacı anarşizmi tahrif etmek olarak gözüküyor.  Kitle eylemlerinde artık daha fazla önemsenmeye ve sloganlaşmaya başlayan doğrudan demokrasi, taban örgütleri vs. gibi anarşizm için kilit kavramların da etkisiyle muhtemelen kendi tabanlarında da anarşizme karşı sempatinin yükseliyor oluşu bir tedirginliğe neden oluyor olsa gerek.

TKP’nin siparişi ile olmasa da en azından desteğiyle çekilen “Devrimden Sonra” filmi devrimi nasıl anladıklarını da ortaya koyuyordu. Nasıl olduğu belirtilmemiş ama bir şekilde iktidara gelmiş TKP’nin icraatlarını halka tanıttığı bir tasarıydı devrim bu filmde. TKP eyliyor, halk seviniyordu. Anarşist özgürlük mitini eleştiren DSİP’in aklından daha farklı bir tasarı geçiyor mu? Sadece iki uç olarak simgeleşen bu iki hareket için değil aslında parti iktidarını savunan solun büyük çoğunluğu için de aynı tasarı ortadadır. Asıl itibari ile ayrışma zihniyet ile ilgili değil amaç olan iktidara hangi taktik ile partinin taşınacağı ile ilgilidir. Kürt hareketi, İşçi Hareketi, Kadın Hareketi ve birçok gündeme yaklaşım esas itibari ile ilkeler ve ideoloji üzerinden değil pragmatist hesaplar üzerinden yapılmaktadır.

Esas amaçları bir kenara koyarsak bu siyaset yapma şeklinin AKP ya da CHP’nin siyaset yapma şeklinden net bir farkı var mı gerçekten? Kendi hesapları uğruna anarşizm hakkında birisi usturuplu birisi usturupsuz tahrif yazısı yazan, siyasal etiği pek de önemsemeyen bu iki çizginin aynı çatı altında olması elbette söz konusu değil. Tahrif yazıları yazanların huzurunu biraz daha kaçıralım; söz konusu olan komünizm arzusunu yitirmemiş tabanlarının tartışmayı derinleştirerek günü geldiğinde farklı bir çatı altında buluşması umududur.

http://dsip.org.tr/index.php/kuetuephane/50-brouerler/111-aadan-sosyalizm?start=2

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Polemik

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s