Savaşın hangi tarafındayız?

Zafer Onat – Mayıs 2013

reyhanliÖncelikle vurgulamak gerekir ki, bir çelişkinin tarafı olmayı etkileyen sadece tercihler değildir. Şartlar ve zorunluluklar kişilerin ve grupların herhangi bir konuya ilişkin tercihlerinde büyük öneme sahip olduğuna göre, politik mücadelerde de mevcut koşullar ve güçler dengesi tercihlerimizi belirlemede etkili olmaktadır. Komünistlerin mevcut şartlar içinde yapacağı tercihler bakımından ise temel sorun hedeflerinin ne olduğudur. Diğer bir ifadeyle kısa-orta vadeli taktikler ve bu taktiklere uygun politikalar; devrim hedefine doğru ilerleyecek uzun erimli bir stratejinin ve nihayetinde bunları belirleyen ideolojik arka planın parçası olarak anlam taşıyacaktır.

İşçi sınıfının mücadelelerinin zayıf ve dağınık olduğu, süreklilik arz etmediği günümüzde komünist olma iddiasındaki çevrelerin önemli bölümünün politikalarının egemenlerin çizdiği sınırın dışına çıkamadığını, dolayısıyla konjonktüre göre mevcut çelişkilerde saf belirlediklerini görüyoruz. Bu toplumsal bir devrime inançsızlığın ve bununla paralel olarak işçi sınıfına olan güvensizliğin bir tezahürü olarak karşımıza çıkıyor. Hemen hemen tüm toplumsal çatışma alanlarında egemen güçlerden birinin yanında olma durumunun temelinde bu güvensizlik yatıyor. Sınıflar mücadelesi ise sadece basit hak taleplerinde, lokal işçi direnişlerde ve devrimci lafazanlıklarda hatırlanıyor, dolayısıyla egemen siyasal angajmanlardan biri ya da diğeriyle örtüşmeyen bir politka üretilemiyor.

Güncel muharebe alanının Suriye olduğu ve Reyhanlı katiamı ile bu topraklarda yaşayan bizleri yakıcı olarak etkilediğini gördüğümüz Batı Asya ve Kuzey Afrika’yı kapsayan bölgedeki uzun erimli hegemonik paylaşım savaşı konusundaki yaklaşımların da, ekseriyetle egemenler tarafından belirlenmiş alanın dışına çıkamadığını görüyoruz. 2010 yılının sonunda patlak veren ve “Arap Baharı” olarak adlandırılan süreç, bir kesim tarafından diktatörlüklerle yönetilen toplumların devrimci kalkışması olarak görülüp alkışlanırken, diğer bir kesim tarafından ise ABD merkezli emperyalizmin bölgeye egemen olmak için yarattığı kaos olarak görülüp tümden reddedildi. Bu kavrayışlardan ilki, isyan hareketlerinin heterojen sınıfsal ve siyasal yapısını, politik taleplerini ve bunlarla bağlantılı olarak emperyal odakların etkisine açık olma pozisyonunu göz ardı etmesi bakımından büyük yanılgı içindedir. Diğeri ise dünyanın; ABD’nin merkezinde olduğu kendi iç çekişmeleri olmayan emperyalistler ve işbirlikçilerinin, emperyalist politikalara direnen ulus devletler olarak ikiye bölündüğü ön kabulüyle politika üretmektedir. Emperyalizm olgusunu kapitalizmden ve sınıfsal çelişkilerden bağımsız algılamaya dayanan bu anlayışın sahipleri için “emperyalizme direnin bu ulus devletler” içindeki bir karışıklığın emperyalizmin kışkırtmasıyla gerçekleşmesinden başka bir olasılık bulunmamaktadır.

Günümüzde sermaye küresel düzeyde yaygınlaşmıştır ve kuşku yok ki ABD’nin başını çektiği batı merkezli emperyalist odak, hali hazırda nükleer silahlar da dahil olmak üzere büyük askeri güce, siyasal ve ekonomik üstünlüğe sahip olarak küresel politikaları belirlemeye muktedir en önemli siyasal aktördür. Ancak Soğuk Savaş sonrasında “İlan edilen” tek kutuplu dünya kavramının, bazı ulus devletlerin bu çizgiden bağımsız hareket ettiği gerçeği karşısında gerçekliği olmadığı ortaya çıkmıştır. SSCB döneminden kalma nükleer ve askeri gücü koruyan ve güçlendiren Rusya ile dünya nüfusunun neredeyse %20’sinin yaşadığı (2013 yılı itibariyle 1.357.920.000 kişi) Çin’in ucuz işgücü kapasitesiyle yarattığı emek yoğun üretimin sonucu olarak büyüyen ekonomik gücü ABD’nin her iki alandaki egemenliği için tehdit oluşturmaktadır. Rusya ve Çin’in; Brezilya, Hindistan ve Güney Afrika ile oluşturduğu ekonomik işbirliğine dayalı ittifak (BRİCS) bu güçlerin de küresel politikada etkin, emperyalist hedefleri olan bir odak olarak davranmaya başladıklarını gösteriyor. Ancak her iki odak bakımından da -Soğuk Savaş döneminde olduğundan farklı olarak- çıkarların tutarlılığından ve istikrarlı ittifaklardan söz etmek güç. Sadece emperyal merkezlerin değil, çeper ülkelerin de zaman zaman içinde yer aldıkları blokla örtüşmeyen politikalar izlediklerini görüyoruz. Diğer yandan sermayenin önceki dönemlere kıyasla sınırlardan azade ve olabildiğine yaygın olması ve iç içe geçmiş ekonomik ilişkiler çıkarlar ve ittifaklar konusunu daha da karşmaşık hale getirmiş halde. Özetle günümüz dünya politikasını, emperyalistler ve işbirlikçileri ile mazlum halklar ve hamileri arasındaki çatışma olarak tanımlamak mümkün değil, zira küresel egemenlik ilişkileri giderek karmaşıklaşan bir düzene sahip.

Suriye meselesinin günümüzdeki özetlemeye çalıştığımız küresel egemenlik ilişkileri değerlendirme dışı bırakılarak anlaşılması mümkün değil. Bugün Soğuk Savaş döneminden farklı olarak devetler arasındaki çatışmalardaki ayrımı belirleyen ideolojik farklılıklar değil. Dolayısıyla ilişkiler yalın haliyle siyasal ve ekonomik çıkarlar üzerinden şekilleniyor ve bunun sonucu olarak esnek ve değişken bir yapı söz konusu. Bu tespit, örneğin AKP hükümetinin Esad yönetimiyle veya Fransa’nın Kaddafi’yle ilişkilerindeki bir kaç yıl içinde gerçekleşen değişimi ya da ABD’nin, Hüsnü Mübarek’in  devrilmesinden önce Mısır’la olan ilişkisinin Müslüman Kardeşler’in iktidara gelmesinden sonra değişmemiş olmasını açıklamaktadır. Diğer yandan bu örneklerde de görüldüğü gibi “Arap Baharı” olarak adlandırılan ayaklanmaları, emperyalist emellere sahip devletlerin kışkırtmasıyla gerçekleşen olaylar değerlendirmek konuya yüzeysel bir bakış açısının ürünüdür. Gelinen noktada mevcut iktidaların baskıcı politikalarına, yozlaşmış hükümetlere karşı ayaklanan kitlelerin isyanının farklı biçimlerde soğurulduğundan ve -emperyalist güçlerin de etkisiyle- küresel kapitalist sistemle “daha uyumlu” yönetimlerin oluşturulduğunu söylemek daha doğru olacaktır. Mesele Ürdün, Suudi Arabistan, Tunus gibi bazı ülkelerde basit reformlarla veya kabine değişiklikleriyle geçiştirilmişken, Libya’da aşiretler eliyle Kaddafi devrilmiş, Mısır’da Ordu ve Müslüman Kardeşler’in ittifakıyla radikal unsurlar –en azından bir süre için- etkisizleştirilmiştir. Sonuç olarak ABD eksenli emperyalist odağın çıkarlarıyla çatışma potansiyeline sahip hiçbir değişim yaşanmamış, tersine belli yerlerde ABD’nin egemenlik ilişkileri güçlendirilmiştir.

Suriye’de yaşananlar bu noktada pek çok bakımdan farklılık taşımaktadır. Suriye’de diğer Arap ülkelerinde yaşanan ayaklanmalara paralel biçimde, mevcut iktidara karşı bir halk hareketi başlamış ancak ayaklanma çok kısa sürede şekil değiştirmiştir. Her şeyden önce ABD, Suriye’yi ayaklanmadan çok önce hasım olarak görmekte, “Şer Ekseni”nin bir parçası olarak tanımlamaktaydı. Husumetin temelinde, ABD eksenli emperyalist odağın, Suriye’yi, Rusya-İran ekseninde gelişen bölgesel ittifakın en zayıf halkası olarak görmesinde yatmaktadır. Ayrıca İsrail’in bölgesel çıkarları da bu politikanın şekillenmesinde önemli bir etkendi. İsrail’in 2006 yılında Lübnan’da Hizbullah karşısında başarısız olması İran’ın elini güçlendirmiş, nükleer güç elde etme yolunda ilerleyen ve Suriye’yi de arkasına alan İran bölgesel bir güç haline gelmeye başlamıştı.

Sonuç olarak Suriye’de Esad iktidarına karşı başlayan ayaklanma olağının üstünde bir hızla silahlı mücadeleye, nihayetinde bir iç savaşa dönüşmüştür. Başka ülkelerden gelen, hizmet ettikleri amaçlar ve kullandıkları yöntemler bakımından güven vermedikleri dışarından, basit bir gözlemle dahi anlaşılan “cihatçılar” kısa sürede savaşın belirleyici aktörleri haline gelmiştir. Bugün gelinen noktada ise ABD ekseninde olduğu konusunda tartışma olmayan, Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ın desteklediği Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile İran’ın etkisinin tartışılmaz olduğu Lübnan Hizbullahı kanalıyla doğrudan askeri olarak (İran’ın silah yardımında bulunduğu yönündeki iddialar da olasılık dışı görülmemektedir) desteklenen, diğer yandan Rusya ve Çin’in en azından uluslararası diplomatik alanda desteklediği Esad güçleri  arasında bir savaş devam etmektedir. Artık bu savaşın basit bir iç savaş olduğundan söz etmek mümkün değildir. Diğer yandan, yaşanan süreç, sözünü ettiğimiz odakların çok da sağlam olmadığını bize göstermektedir. Türkiye’nin Suriye’ye müdahale edilmesi konusundaki ısrarının ABD ve bu eksendeki diğer NATO ülkelerince temkinli karşılanması da, Rusya’nın, İran kadar Esad’ın arkasında durmuyor olması da her aktörün kendi hesabının ve çıkarının olduğunu göstermektedir.

Tüm bu karmaşada Reyhanlı katliamının faalini aramak beyhude olmasının ötesinde anlamlı bir çaba değildir. Belki de hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz “Bu saldırının arkasında kim var?” sorusunun temelinde bu kanlı politik hesaplarda hangi tarafı desteklemeliyiz sorusuna cevap arama arzusu yatmaktadır. ABD’nin Irak’ta ve Afganistan’da, Fransa’nın Libya’da, Rusya’nın Çeçenistan’da, Çin’in Doğu Türkistan’da, Türkiye’nin Kürdistan’da yaptığı katliamlar ve daha niceleri ortadayken bizim söz konusu devletlerden birini desteklememiz mümkün mü? Bir yandan ÖSO’nun bir yandan Esad güçlerinin Suriye’de yaptıkları katliamlar ortadayken bunlardan birini ya da diğerini desteklemek söz konusu olabilir mi?

Meselenin insani boyutu bakımından hiçbir tarafın temiz olmadığı ortadadır. Devrimcilik iddiasında olanların, bu gerçek göz ardı edilerek siyaset yapması, konjontürel hesaplar içine girmeleri, kendilerine, varlık sebeplerine yabancılaşmaları anlamına gelmektedir. Ancak diğer yandan bu savaşın bir tarafından medet ummak komünist bir devrim hedefinin çok uzağına sapıldığını, küresel egemenlik politikalarınının hatalı analiz edildiğini, işçi sınıfının enternasyonalizminden ise bihaber oldunduğunu göstermektedir.

Bizler, devletlerin tümünün katliamcı olduğunu bildiğimiz için, devletler arasındaki egemenlik savaşının hiçbir yanında yer alamayız. Tersine o savaşın sona ermesi için kendi yaşadığımız ülkedeki egemenlere karşı var gücümüzle mücadele etmeliyiz. Bizlerin taraf tuttuğumuz tek savaş sınıf savaşıdır, ki bu savaş ABD’den, Rusya’ya, Çin’den Türkiye’ye dünyanın her yerinde farkı düzeylerde de olsa sürmektedir ve biz bu savaşta işçi sınıfının safında, içindeyiz.

Bunlar; bugün pratik karşılığı olmayan sözler değil, her siyasal krizde egemen kliklerin birine eklemlenmemizi engelleyecek ilkelerdir. Dünya çapında sınıf mücadelesinin zayıf olması ve dünya halklarının karşısında devrimci bir alternatif bulunmaması, mevcut rejimlere karşı ayaklanan insanları, emperyalist odakların egemenlik mücadeleri içinde çözüm aramak zorunda bırakmaktadır. Dünya çapında devrimci bir alternatif ortaya çıkmadığı, uluslarası düzeyde örgütlenmiş, güçlü bir sınıf hareketi yaratalamadığı sürece söyleyeceğimiz sözler havada kalacak. Böyle bir atmosferde, birileri çıkıp, yenilgi psikolojisiyle egemen odaklardan birine eklemlenmeyi devrimci bir alternatif gibi sunacaktır. Savaşın giderek yayıldığı ve bu coğrafyada yaşayan bizleri doğrudan etkilediği bir zamanda işçi sınıfının devrimci alternatifini oluşturmak, bunun için var gücümüzle mücadele etmek hayati sorumluluğumuzdur. Bunun parçası olarak bugün öncelikle yapmamız gereken giderek şiddetlenmekte olan ve Suriye’nin sadece bir cephesi olduğu savaşı durduracak bir mücadele hattı oluşturmaktır. Elbette Türkiye’deki komünistlerin acil olarak yapması gereken yaşanan olaylarda asli öznelerden biri olan Türkiye Devleti’nin ve onu temsil eden AKP hükümetinin yayılmacı savaş politikalarına karşı mücadele etmektir. AKP hükümeti Türkiye burjuvazisinin çıkarlarına uygun olarak olarak savaşın aktif tarafı haline gelmiş durumdadır. ÖSO’yu açıktan desteklemekte, Suriye’ye uluslarası müdahalenin en ateşli savunuculuğunu yapmakta, bu politikalarıyla Türkiye toprakları sıcak savaşın bir cephesi haline gelmektedir. Diğer yandan savaş politikalarına paralel olarak mevcut ve olası toplumsal muhalefete karşı içeride baskısını yoğunlaştırmaktadır. Bu politikalara karşı mücadele etmek bizlerin en önemli gündemlerimizden biri olmalıdır. Yine bu politikaların bir başka sonucu Reyhanlı başta olmak üzere Suriye sınırındaki pek çok bölgeye plansız olarak yerleştirilen sığınmacılara karşı yerel halkın giderek artan tepkisidir. ÖSO ve AKP’ye karşı açığa çıkan tepki devrimci bir perspektifle mücadele sürdürülmediği noktada giderek daha fazla milliyetçi bir çizgiye ve yabancı düşmanlığına kaymaktadır/kayacaktır.

Tüm bunlar içeride AKP’nin savaş politikalarına karşı enternasyonalist, devrimci bir çizgide mücadelenin önemini göstermektedir. Ancak bunu yaparken bu savaşın taraflarından birini destekleme pozisyonuna düşmeden ve başlıkta sorduğumuz “Savaşın hangi tarafındayız?” sorusuna cevabımızı tereddütsüz olarak vererek: Biz bu savaşta taraf değiliz.

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Değerlendirme, Güncel

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s