Hiç Bitmeyen Öykü; Ulusal Sorunun Bugünü: Barış Süreci

Zafer Onat – Nisan 2013

Barış talebi emekçiler için her zaman büyük öneme sahip olmuştur. Egemeler için barış ve savaş arasındaki tercih güç ve iktidar mücadelelerinde taktiksel hamlelerden ibaretken, emekçiler için savaş; ölmek, öldürmek, yıkım, göç ve acı anlamına gelmektedir. Bu nedenle “Barış süreci” adı altında devam eden gelişmeler ve bir kaç aydır fiilen ve Newroz’dan bu yana resmen süren ateşkes halinin toplumun önemli bir kesiminde ve özellikle yıllardır savaşı en vahşi haliyle yaşayan Kürt halkı içinde umut ve heyecan yaratmış olması son derece doğal. Diğer yandan bu sürece ilişkin, yaşananların sebepleri ve olası sonuçları üzerine farklı kesimlerce pek çok değerlendirme yapıldı ve yapılmaya devam ediliyor.

Süreçle ilgili egemen sınıfların iki önemli temsilcisi olan MHP ve CHP, AKP’ye “Neyin karşılığında barış?” diye sorarken sosyalistlerin bir kısmı da aynı soruyu Kürt siyasal hareketine soruyor, olası sebepler ve sonuçlar üzerinden muhataplarını eleştiriyor. Süreci, sağından ve solundan izleyen her iki çevrenin de bu eleştirileri yapabilme hakkını kendilerinde görmelerinin meşru sebepleri var. Bugün Türk egemen sınıflarının çıkarları AKP, MHP ve CHP tarafından temsil ediliyor. Bu üç parti arasındaki ayrım bir yanıyla egemen sınıfların kendi içindeki çıkar çatışmalarından, diğer yanıyla politik ve taktiksel farklılıklardan kaynaklanıyor. Ancak bu ayrımlara rağmen bugüne kadar genel olarak Kürtlere ve özel olarak da Kürt siyasal hareketine bakış açıları bağlamında bir farklılaşma bulunmamaktaydı. Bugün gelişen yeni politikalara karşı, CHP ve MHP geleneksel konumlanmaları gereği sürece farklı noktalaradan eleştirel duruş sergiliyorlar. Ancak bugün barış süreci adı altında sürdürülen politikalar AKP’nin ilkesel bir tutum değişikliği olduğunu göstermiyor. Her zaman olduğu gibi burjuva siyasetini ilkesel tutumlar değil güncel çıkarlar ve ihtiyaçlar belirliyor. Özetle, Ortadoğu’daki gelişmeler AKP’yi, dört parçada (Türkiye, Irak, İran ve Suriye) gücü olan Öcalan çizgisindeki Kürt ulusal hareketiyle anlaşmak zorunda bıraktı. PKK bugün en güçlü döneminde olmasa da, bir yandan Güney Kürdistan’da Kürtlerin resmi statüye sahip olması ve Suriye’de Öcalan çizgisindeki PYD’nin de önemli bir etkinlik alanı kazanmış olması, diğer yandan ise ABD ve İsrail’in başını çektiği emperyal bloğun, Suriye’de Esad’a karşı savaşan ve büyük bir etkinlik kazanmış olan Cihatçı örgütlere alternatif oluşturma ihtiyaçlarının etkisi olduğu sıklıkla dillendirilen etkenler. Bu politika Türk egemen sınıflarının çıkarlarına uygun olduğu kadar ABD ve İsrail’in başını çektiği emperyal bloğun çıkarlarına da uygun olması nedeniyle bir devlet politikasına dönüştü. Dolayısıyla CHP ve MHP temsilcileri ne kadar üst tondan konuşurlarsa konuşsunlar, Türkiye toplumsal yaşamında derin etkiler yaratan bir konudaki devlet politikası hızla değişirken, onlar için muhalefet ediyormuş gibi yapmaktan başka bir görev kalmadı.

Kürt hareketine “Neyin karşılığı barış?” sorusunu soranlar ise yıllardır farklı düzeylerde de olsa, Kürt hareketini destekleyen, asgari olarak taleplerini meşru bulan, bu taleperin ağır baskı ve katliamlarla cevap verilmesine ve Kürtlerin onlarca yıldır maruz kaldığı zulme, dillerinin, kültürlerinin inkar edilmesine karşı çıkan sosyalistler oldu. Elbette sosyalist örgütlerin yekün olarak bir tavır belirlediğinden söz edilemez. Sosyalist örgütler içinde süreci Kürt hareketinin bir kazanımı olarak değerlendirip, koşulsuz destekleyenlerle, Kürt hareketini İslam şemsiyesinde AKP’nin ve ABD’nin başını çektiği Emperyalist bloğun güdümüne girmekle suçlayanlar arasında değişen değerlendirmeler yapılıyor. Her iki değerlendirme de belli politik ön kabuller ve ön yargılar üzerinden şekilleniyor. Birincisi, Kürt ulusal hareketinin sosyalizan/ilerici/devrimci unsurlar taşıdığını da ifade ederek, ulusların kendi kaderini tayin hakkını Kürtler bakımından ele alıyor. İkincisi emperyalist ABD’nin ve onun Ortadoğu’daki maşalarına karşı “anti emperyalist Esad”ı desteklemek gerektiğini savunuyor. Bunlar için işgal karşıtı milli hareketler ilericidir ve desteklenmelidir. Tüm bu değerlendirmelerdeki ortak hata ulusal soruna bakış açısından kaynaklanıyor.

Ulusal mücadelelerin tarihsel çıkmazı

Biz Esat’ın herhangi bir biçimde anti-emperyalist dahi olmadığını düşündüğümüz için bu yazı çerçevesinde ikinci bakış açısının ayrıntılı bir değerlendirmesine girmeyeceğiz. Ancak yapacağımız değerlendirmeler, açık veya zımmen Esad’ın desteklenmesi yönünde politika üretenlerin teorik arka planlarında yatan sorunlara değindiği düşüncesindeyiz. Özetle, bu yazıyla Leninist harektelerin, ulusal mücadelelere yükledikleri anlam ve bu anlam üzerinden kurulan ittifak politikalarına ilişkin tartışma yürütme çabasındayız.

Kürt ulusal hareketi –bu nitlendirmeden de anlaşılacağı üzere- ortak hedefi ulusal kurtuluş olan, yine ulusal karakterinden kaynaklı olarak sınıfsal ve politik çeşitlilik barındıran bir oluşum. Hareketin tartışılmaz önderliği olan Öcalan’ın yıllar içinde değişiklik gösteren siyasal yaklaşımları hareketin asli karakterini değiştirmiyor. Özellikle 1999’dan bu yana Öcalan’ın hareket içindeki en önemli rolü manevi birleştiricilik. Öcalan’ın Kadın sorunu ve ekoloji gibi konularda yaklaşımlarının Kürtler içinde kayda değer bir etkisi olsa da veya PKK’nin kurulduğu günden bu yana sekülerist olması bugün Filistin ve Irak başta olmask üzere Ortadoğu’da ulusal kurtuluş ekseninde yürütülen mücadelelerinin İslamcı yapısından ayırsa da Kürt hareketi ezilen ulus milliyetçiliği üzerinden yükselen bir hareket. Bütün ulusal hareketler gibi Kürt hareketi de ideolojik bütünlüğe ve süreklilik arzeden politik bir programa sahip değil, dolayısıyla pragmatik. Ortak hedef olan ulusal kurtuluş kavramı soyutlamadan öte bir şey değil. Bugün Kürt hareketi için Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit kurucu unsuru olarak kabul edilmek, eşit vatandaşlık temelinde birlikte yaşamak ulusal hedef olarak konulmaktayken, Deniz Gezmiş’ler 1923’de ulus devlet olarak inşaa edilen Türkiye Cumhuriyeti’nin tam bağımsız olmadığı söylemiyle mücadelelerini sürdürdüler ve bugün pek çok ulusalcı-sosyalist hareket “Türkiye’nin emperyalizmin boyundurluğundan kurtulmadığı sürece tam bağımsız olmayacağı” söylemiyle mücadele sürdürüyor. Yine ulusal hareketlerin hepsinde olduğu gibi Kürt hareketinde de önderlik kültü, Newroz, Demirci Kawa efsanesi gibi manevi değerler büyük önem taşıyor.

Tüm bunlar ulusun maddi dayanaktan yoksun, metafizik bir kavram olmasından kaynaklanmaktadır. Yani aralarında hiçbir tarihsel çıkar olmayan, sınıfsal konumları çelişen kitleler, o kitle içinde egemen konumda olanlar lehine olarak duygu veya ülkü birliği gibi kavramlarla idealar dünyasında, ortak bir ulus çıkarı etrafında yanyana getirlirler. Ancak bir kavramın metafizik değerlerle ortaya çıkması onun maddi bir gerçeklik haline gelmeyeceği anlamına gelmez. Birey dünyayı algıladığı anda yaşamına öznel bir anlam yükler ve öznelliğini toplumsallaştırma çabasına girer. Bireyin yaşama ilişkin yaklaşımı metafiziktir ama bu yaklaşımı maddi koşullar şekillendirir. Ancak belli anlarda maddi temeli olmayan olgular ve hatta kimi zaman bireylerin öznel tutumları toplumsal yaşamı ve maddi koşulları belirler.  Uygarlığın ortaya çıkışından bu yana dinler milyarlarca bireyin yaşamını anlamlandırmasının aracı olmuş, toplumsallaşmış ve maddi bir gerçeklik halini almıştır. Kapitalizmin toplumsallaşmış metafiziği ise ulus kavramıdır. Diğer yandan dinler gibi uluslar da zaman zaman geniş kitleler için maddi kurtuluşlarının tek çaresi gibi görülebilmiştir. Batı sömürgeciliğine karşı sömürgelerde yaşayan insanların isyanları da bugün Kürtlerin asimilasyoncu, tekçi, ayrımcı politikalara karşı mücadelesi de, Filistinlilerin İsrail işgaline karşı direnişi de anlaşılabilir. Ancak mesele, komünistlerin bu mücadelelerin ulusalcı yönünü verili bir durum olarak kabul ederek desteklemek yerine, emekçilerin ortak kurtuluş mücadelesinin bir parçası olarak görüp hareket etmeleri ile ilgilidir.

Ulusun tanımı ve altının nasıl doldurulduğu duruma ve ihtiyaca göre değişir. Biraz dil ve kültür birliği, biraz aynı topraklarda yaşamak, biraz aynı kökeni paylaşmakla açıklanır ama hepsinin tüm tanımlarda ötesinde duygu birliğinden söz edilir. Bu noktada iki kavramı birbirinden ayırmak gerekir. İnsanlar tarih boyunca gruplar halinde yaşamışlar ve yerleşik topluma geçişle birlikte de belirli bir bölgeye üzerinde hak iddia ederek yaşamlarını o bölgede sürdürmüşlerdir. Toplulukların yaşadıkları toprakla kurdukları ilişki maddi bir ilişkidir. Yerleşik yaşama geçişle birlikte üretim, barınma ve sosyal yaşam toprağa bağımlı hale gelmiştir. Ancak ulus kavramı ve bununla bağlantılı olarak ulus devletler bir tarihsel dönemde ortaya çıkmıştır. Bu tarihsel dönem kapitalizmin ortaya çıkışıdır. 16. yüzyıldan sonra giderek güç kazanan burjuvazi toplumları ulus devlet bünyesinde örgütleyerek siyasal ve ekonomik hegamonya alanını belirler. Ulus devlet altında işçi sınıfı ve asli egemen sınıf olarak burjuvazi “eşit vatandaşlar” olarak yan yana yaşarlar. Ulus devletin eğitim aygıtlarıyla bujuvazinin ideolojik hegamonyası kurulurken, belirlenmiş sınırlar içinde ekonomik düzen ve toplumsal asayiş sağlanır. Yaratılan ideolojik hegamonya ile işçiler çıkarlarının sınıfsal değil, ulusal olduğuna inandırılmaya çalışılır. Dolayısıyla düşmanları da diğer sınıftan olan değil ulustan olandır. Yukarıda belirttiğimiz üzere ulus kavramı günümüzde toplumsal bir gerçeklik haline gelmiş de olsa metafizik bir kavramdır. Ancak metafizik kavramlar ne kadar geniş kesim tarafından bir gerçeklik olarak algılansalar da gerçekliği ifade etmezler. İnsanların gerçek olmayan inanması ise sadece gerçekliğin üstünü örtmek isteyenlerin işine gelir.

Tüm ulus devletlerin ortak noktası; temel amacı toplumu ulus kavramı ve bu kavramın yarattığı manevi unsurla bir arada ve denetim altında tutmak olan bir toplumsal örgütlenme yaratma hedefi olduğu söylenebilir. Ulus devlet kendi pazarına ve ticari ilişkilere egemen olma ve dolayısıyla siyasal iktidarı elinde tutma arzusunda olan burjuvazinin bir ihtiyacı olarak çıkmıştır. Bir başka ifadeyle, ulus devlet feodalizmi ve mutlak monarşileri ortadan kaldıracak olan burjuva devrimleri sonrasında kurulacak yeni iktidarın, yani burjuva iktidarının ihtiyaç duyduğu devlet anlayışıdır. Ulus devletler; döneme ve ihtiyaca göre değişik formlara bürünse de ve yine Avrupa Birliği örneğindeki gibi ulus devletler arasındaki sınırlar zaman zaman sınırlansa da, konunun özü değişmemekte yani formlar burjuvazinin sermayesini genişletme ve kendi iktidar alanını belirleme ve ihtiyacı üzerinden şekillenmektedir. Yine ulus devletlerin ideolojik formları da (Faşizm, sosyal demokrasi v.s.) bu ihtiyaçlar ve nihayetinde işçi sınıfının mücadelesiyle belirlenmektedir.

Ulusal kurtuluş mücadeleleri ve ezilen ulus milliyetçiliği kavramlarını da bu çerçevede değerlendirmek gerekmektedir. Kuşku yok ki, insanların, yaşadığı topraklara, yaşam biçimine, diline, kültürüne yani bir topluluk olarak varlığına yapılan müdahaleye karşı koymasından daha doğal bir şey olamaz. Ancak burada cevaplanması gereken, sorunu ulusal kurtuluş mücadelesi çerçevesinde mi yoksa emekçilerin enternasyonalist mücadelesi çerçevesinde mi ele alınacağı ile ilgilidir.

Ulusal Sorunun iki anlamı

Günümüz toplumunda yaşanan tüm sorunlar bakımından olduğu gibi ulusal sorun kavramı da işçi sınıfı ve burjuvazi bakımından farklı anlamlar ifade eder. Yazının başında söylediğimiz gibi burjuvazi için barış dönemsel bir taktikken, işçi sınıfı için barış insanca yaşamını sürdürmesinin ön koşuludur. Yine burjuvazi için ulusal kurtuluş siyasal ve ekonomik egemenlik alanı yaratmak, egemenlikten pay almak anlamına gelmekteyken emekçiler için ulusal kurtuluş ekonomik ve sosyal ayrımcılığa uğramadan kendi dilini ve kültürünü özgürce yaşamak demektir. Egemen ulustan olan burjuvazi, egemenliğini paylaşmak istemeyecek, tersine egemenlik alanını giderek yaygınlaştırarak sermayesini genişletmek isteyecektir. Sermayenin genişleme eğilimi kapitalizmin doğası gereğidir. Ancak her sermaye kümesi küresel düzeyde tekelleşme eğiliminde de olsa, bu kapitalizmin hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir distopyasından ibarettir.

“ Kapitalizm toplumu iki ana sınıfa bölme eğilimindedir.  Üretim araçlarından yoksun olan ve dolayısıyla yaşamını sürdürebilmek için emeğini “iş gücü piyasasında” satmak zorunda olan işçi sınıfı ve sermayeye sahip olan burjuvazi… Bu verili bir durum değil bir eğilimdir.  Çünkü burjuvazi, kapitalizmle birlikte daha örgütlü olsa bile yekpare değidir. Tarih boyunca burjuvazinin farklı kesimleri arasında çıkar çatışmaları, iç çelişkiler olmuştur. Ayrıca piyasalar ulusal sınırlarla bölünmüştür, bu beraberinde ulusalar arasında rekabeti ve egemenlik mücadelelerini getirir.”(1)

İşçi sınıfı için ise ulusal sınırlar çerçevesinde mücadele etmek burjuvazinin çizdiği sınırları kabul etmek anlamına gelmektedir. Kendini hangi ulusun parçası olarak görürse görsün hiçbir işçinin ulusal bölünmüşlükten, nesnel bir çıkarı yoktur. Ulusal ayrımlar kapitalizmin bir sonucudur ve ulusal ayrımcılık egemen ulusa dahil burjuvazi tarafından yaratılır. Egemen ulusa dahil işçilerin görece imtiyazları sınıfsal ayrımların üzerini kapatır. Bu dolaylı olarak kendini ezilen ulusun parçası gören işçilerin, kurtuluşlarını ulusal düzlemde ve dolayısıyla kendi ulusundan olan burjuvalarla ortak olarak görmesine neden olur.

Kuşku yok ki, ulusal bölünmüşlükten kaynaklanan eşitsizlik ve ayrımcılık somut bir gerçekliktir ve insanların gündelik yaşamında gerçekleşme ihtimali olan hiçbir iyileşme belirsiz bir gelecekte gerçekleşeceği ön görülen büyük bir devrime ertelenmeyecektir. İşçiler hiçbir ekonomik iyileşme taleplerini bilinmez bir geleceği ertelemeyeceği gibi, toplumsal, kültürel ve siyasal taleplerini de ertelemeyecektir. Kapitalizm, bir bütün olarak işçi sınıfının tüm ihtiyaçlarını hiçbir zaman karşılayamayacağı için yıkılmalıdır ve bu yüzden ancak işçi sınıfı tarafından yıkılacaktır.

Anarşist Komünistler ulusal soruna alternatif bir yaklaşım sunabilir mi?

Bu noktada, anarşist komünistlerin ulusal soruna bakış açısı ne olmalıdır sorusu hem genel ve hem de güncel bir anlam taşımaktadır. Yukarıda belirttiğimiz üzere ulusal sorunun işçi sınıfı ve burjuvazi için ifade ettiği anlam birbirinden farklıdır. Bizler için emekçilerin sadece ekonomik talepleri değil toplumsal, kültürel ve siyasal tüm talepleri gündelik mücadelenin bir parçasıdır. Komünist devrim emekçilerin gündelik taleplerinden ve bunlar için verdikleri mücadelelerden ayrı düşünülemez. Dolayısıyla bu taleplerin hiçbirisi bilinmez bir geleceğe ertelenebilir değildir. Tam tersi devrim mücadelesi emekçilerinin gündelik talepleri için verdikleri mücadelenin son aşamasıdır. Kapitalizme içkin diğer sorunlarda olduğu gibi sistem içinde ulusal sorun da ancak konjonktürel olarak çözülebilir. Kapitalist sistem var olduğu sürece ulusal sınırlar ve dolayısıyla uluslar arasındaki eşitsizlik ve ayrımcılık sorunu her zaman devam edecektir.

Ulusların kendi içinde ortak çıkarlara sahip olduğu söylemi o ulusun egemen sınıfının çıkarına hizmet eden bir manüpilasyondur. Ancak durumu tersinden okuduğumuzda şunu söyleyebiliriz ki, ulusların kendi içinde sınıflara bölünmüş olmasının yanında bir toplum içindeki sınıflar da; içinde yer aldıkları uluslara, cinsiyetlerine, cinsel yönelimlerine, dinsel veya felsefi inançlarına göre bölünmüşlerdir. Konuyu emek cephesinden ele aldığımızda emekçilerin sorunlarının ekonomik sorunlardan ibaret olmadığı, söz konusu ayrımların öznelliklerinden kaynaklanan birbirinden farklı sorunlara sahip oldukları vurgulanmalıdır. Dolayısıyla, ulusal sorunu da sınıf mücadelesi perspektifiyle ele almalı ve ulusal kurtuluş mücadelelerini emek cephesinden sahiplenmeliyiz.

Bu çerçevede biz, emekçilerin yaşadıkları ulusal ayrımcılıktan kaynaklanan taleplerini ve bunlara ilişkin mücadelelerini desteklemekle beraber, bu mücadelenin burjuva unsurlardan ayrılması gerektiğini savunuyoruz. Dolayısıyla burjuvazinin ulusal egemenlik ve kapitalizm içinde statü kazanılmasına yönelik taleplerinin reddedilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Diğer yandan bu mücadelenin işçi sınıfının enternasyonalist mücadelesi ile birleşmesi gerekmektedir. Bunun ön koşulu ise ulusal ayrımcılığa, baskıya, insanların kendi dillerini ve kültürlerini özgürçe yaşayabilmesine ilikin taleplerin işçi sınıfının enternasyonalist mücadelesinin ortak talepleri haline gelmesidir. Türkiye’de sosyalistin hareket ve bununla bağlantılı olarak işçi hareketinin enternasyonalist yönelimi hep zayıf kalmış, ulusalcılık sosyalist hareketin de işçi hareketinin de derinliklerine işlemiştir. Bu nedenle Kürt sosyalistler Türkiye sosyalist hareketin de ayrılmış, özgün talepleri çerçevesinde mücadele etmeye başlamışlar, reaksyonel biçimde ulusalcılaşmışlardır. Ulusal düzlemde devam eden savaşın da etkisiyle (ve Türk egemenlerin bunu başarıyla kullanmasıyla) Türk emekçileri giderek daha da milliyetçileşmiştir. Bugün enternasyonalist çizgideki bütün komünistlere düşen en önemli görev bu ayrımı ortadan kaldıracak mücadele biçimlerini ortaya koymaktır.

Bu çerçeve dahilinde, yaşadığımız topraklarda 100 yıldır Kürt sorununa, bugün Kürt ulusal mücadelesinin en önemli temsilcisi olan PKK’ye ve güncel olarak da “Barış Süreci” olarak adlandırılan gelişmelere ilişkin tavrımızı belirleyebiliriz. Yazının başında söylediğimiz gibi Türkiye’deki sosyalist hareketler içinde güncel meseleye yani “Barış Süreci”ne ilişkin değerlendirmelerdeki ortak hata ulusal soruna bakış açısından kaynaklanmaktadır. Bu hata ulusal soruna ilişkin “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” çerçevesinde çizilen çözüm önerisidir. Lenin bu kavramı “Programımızın (ulusların kendi kaderlerini tayin etmelerine ilişkin) maddesi, siyasal kaderi tayinden, yani ayrılma ve ayrı bir devlet kurma hakkından başka anlama gelecek biçimde yorumlanamaz.” Şeklinde tanımlamaktadır. Bunun gerekçesi olarak da şunları ifade etmektedir: “…ezilen ulusların kurtuluşunu istemeliyiz, ve bu, havada, genel sözlerle, içi boş lafebelikleriyle ve sorunu geleceğe, sosyalizmin gerçekleştiği zamana “erteleyerek” olmamalıdır. Nasıl ki, insanlık, sınıfların ortadan kalktığı döneme ancak ezilen sınıfın diktatörlüğünün sürdüğü bir geçiş dönemini aşarak ulaşabilirse, ulusların kaçınılmaz olan bütünleşmesine de, ancak bütün ezilen ulusların kurtulduğu, yani ezen ulustan ayrılma özgürlüğüne kavuştuğu bir geçiş dönemini aşarak varabilir.” Yani Lenin, uluslar arasındaki sınıfsal ayrımları görmezden gelerek, ulusal bir kurtuluşun mümkün ve ilerici olduğu şeklindeki burjuva söylemini tekrarlamakta ve ulusal sorunun çözümü olarak ulus devleti göstermektedir. Lenin’in bu politikası teorik olarak ittifak sorununa bakış açısı ve burjuva ilerlemeciliğine yüklenilen anlamla, pratikte ise Stalin’le birlikte devam edecek olan Batı emperyalizmine karşı burjuvazinin ve devlet bürokratlarının önderliğinde ulusal mücadeleleri yanına çekme taktiği ile açıklanabilir. Örneğin SSCB’nin anti emperyalist olduğu gerekçesiyle desteklediği Kemalist rejimin; o dönemin komünist kadrolarını katletmesi, zayıf olan işçi hareketlerinin engellenmesine yönelik faaliyetleri ve ulus devlet inşaası adına yaptığı onlarca katliam (Dersim, Ağrı v.s. katliamları, Cumhuriyet öncesi de ulus devlet inşaası adına gerçekleşen Ermeni soykırımı ve Cumhuriyet tarihi boyunca gerçekleşen pek çok örnek) bu polikaların emekçiler için anlamını göstermektedir.

Bizim için “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” olarak tanımlanan politikalar o ulusa dahil emekçilerin kaderinin burjuvazinin eline bırakılmasından başka bir anlama gelmemektedir. Bizim için burjuvazinin ilerici hiçbir yönü yoktur ve hiçbir şekilde işçi sınıfının veya komünistlerin müttefiki olamaz. Biz Kürt sorununa ve bugün yaşadığımız sürece de bu genel çerçeve içinde yaklaşıyoruz. Kürt emekçilerin özgürlüklerine, siyasal ve sosyal haklarına ilişkin taleplerinin tamamı bizim de taleplerimizdir ancak Kürt burjuvazisinin, ağalarının ve politikacılarının iktidardan pay kapmaya yönelik politikalarını sahiplenmiyoruz.

Konunun bugününe dönersek savaşın acısını en fazla çekmiş Kürtler’in barış özlemine karşı çıkmamız mümkün değildir. Başta söylediğimiz tekrarlarsak, emekçiler için savaş; ölmek, öldürmek, yıkım, göç ve acı anlamına gelmektedir. Bizler aynı topraklarda yaşayan iki ulustan emekçileri birbirine düşmanlaştıran bu savaşın bitmesini desteklemeli ve bizleri gerçekten özgürleşecek asıl mücadeleyi yükseltmeliyiz. Bugün birileri Kürtlere “Neyin karşılığında barış?” diye sorarsa Kürtler ulusal hareketi de “30 yıldır sen mi savaştın da ne yapacağımıza karar vereceksin?” diyecektir ve diyor da. Bugün barışın koşullarını belirleyecek olanlar Kürt ulusal hareketi ve bugün AKP’nin temsil ettiği Türk Devleti’nden başkası olmayacaktır.

Bizlerin bugün Ortadoğu’da süren paylaşım mücade karşı burjuva bloklarından birinin yanında asla yer almamız mümkün değildir. Dolayısıyla Kürt hareketini Rusya-İran-Esat çizgisinde değil ABD-İsrail-Türkiye çizgisinde yer alma ihtimali üzerinden değil mücadeleyi ulusal kurtuluş düzleminde kurgulamış olması yönünden eleştiriyoruz. Kürt emekçilerin egemenlik politikalarının, o ya da bu emperyalist bloktan birinin destekçisi haline gelmemesi, özgün talep ve ihtiyaçlarıyla uluslararası işçi hareketinin bir parçası, hatta politikleşme düzeyleri ve mücadele deneyimleri de göz önüne alındığında temel dinamiklerinden biri olması için çalışmamız gerekmektedir. Yine Türk ve diğer halklardan emekçilerin şovenizmin batağından kurtulması, Kürtlerin özgün taleplerini görerek ve sahiplenerek sınıfsal çıkarları için mücadele etmesi için çalışmalıyız. Ulusal sorun ve savaşlar kapitalizm sürdüğü müddetçe var olacaktır. Bizler, egemenlerin çizdiği sınırlar içinde süren tartışmalarda taraf olmaktan vaz geçmeli, asıl düşmana karşı birlikte mücadelenin yollarını aramalıyız.

* Farklı eğilimlerde de olsa anarşistler tarafından yaşanılan barış sürecine ilişkin derli toplu bir değerlendirme yapılmadı. Ancak ulusal sorun ve bunun güncel yansımaları bu topraklarda mücadele etmek isteyen kimsenin es geçmesi mümkün değil. Anarşist Komünistler için de bu konunun genel ve güncel önemi olmasına karşın bu konuya teorik bağlamda yeterli önem verildiği söylenemez. Bu yazı, bu tartışmayı canlandırmak ve konuya ilişkin temel önermelerimi ortaya koymak amacıyla yazıldı.

 Ayrıntılı analizler içermese de, önemli noktalara vurguları olan, Gün Zileli’nin “Barış Süreci mi? Seçim Süreci mi?” başlıklı ve konuya Kürdistan’dan bakan Sami Gökdağ’ın “Gerilla’ya Mektup: Bir Resmi Görüşümüz Daha Olmasın” başlıklı yazılarından bahsetmek gerekiyor.

http://www.gunzileli.com/2013/01/24/baris-sureci-mi-secim-sureci-mi/

http://anarsi.info/metinler/36-anarsi/295-bir-mektup

(1) https://servetdusmani.wordpress.com/2012/04/06/ozgurlukcu-komunist-pratigin-yaratilmasi-uzerine/

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Değerlendirme, Güncel

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s