Neyin mücadelesi? Üniversiteler ve devrimci politika…

Zafer Onat

Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde yaşanan olayların değerlendirildiği “İki haftalık Öğrenci Mücadelesinin Bir Bilançosu” başlıklı yazı (1),  bir yandan bu mücadelenin önemini vurgularken diğer yandan sınırlarını göstermesi bakımından anlamlı bir tartışma açmıştır. Yazının sonunda ne yapılabileceğine ilişkin şunlar söyleniyor:“Şu tarihsel anda makul ve gerçekçi olarak yapılabilecek tek şey var; o da sınıf dayanışmasının inşası. Bu mücadelelerden çıkan öğrenci ve akademisyenlerin halihazırda mevcut olan diğer işçi mücadeleleriyle bir bağ kurması, bunları birbirine bağlamakta etkin olması tek olası yol.” Yazıdaki diğer konuları, bu yazıda değerlendirme dışında tutarak (bu tartışmaları önemsiz gördüğümden değil meselenin can alıcı noktasının bu olduğunu düşündüğümden) tartışmayı bu noktadan sürdürmekte fayda görüyorum.

Üniversitelerde süren mücadeleleri, genel emek mücadelesinin bir parçası olarak değil, kerameti kendinden menkul bir vaka olarak gören algının egemen olduğu göz önüne alındığında bu tespitin yapılması bile tek başına önem taşıyor. Bugün devrimcilik iddiasındaki hareketlerin pek çoğundaki genel algı; üniversite öğrencilerinin, “aydın” kimliği ile kitleleri yönlendirecek teorik birikimin taşıyıcıları olma potansiyellerinin olduğu, “aydın” olarak tanımlanan diğer kesimlerden (yazar, sanatçı, akademisyen, avukat v.s. “okumuş” insanlar) farklı olarak mekansal olarak örgütlenme avantajına sahip oldukları, bu yönüyle de toplumun diğer kesimlerine öncülük edebilecekleridir. Bu; yukarıda sözünü ettiğimiz, üniversite hareketini emek hareketinden ayrı görme anlayışının bir tezahürüdür. Onlar için işçilerin yalnızca ekonomik bilinci vardır ve bunlar ancak parti kadrolarını oluşturan öncülerin bilinç taşıması ile devrimci mücadeleye girişebilirler.

Sözünü ettiğimiz anlayışın bir başka tezahürü ise öğrenci hareketini tek başına bir olgu olarak ele alır. Bu anlayışın savunucuları sınıfın diğer kesimleri ile hiçbir biçimde ilişki kurma gibi bir perspektife sahip değillerdir. Çünkü onlar için öğrencilik başlı başına bir toplumsal bir kategoridir, öğrencilerin bütünlüklü çıkarları vardır ve dolayısıyla ortak talepler etrafından birleşmiş “bağımsız” bir öğrenci hareketi mümkün ve gereklidir.

Aynı anlayışın her iki tezahürü için de ortak nokta öğrencileri bir sınıfın parçası olarak değil, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle olarak varsaymasıdır. Dolayısıyla öğrencilerin birbirinden ayrı sınıfsal aidiyetleri görmezden gelinip, metafizik bir öğrenci/gençlik hareketi tanımlaması yapılır. Diğer yandan büyük bir çoğunluğu işçi sınıfının parçası olan ve olacak olan öğrencilerin sınıfsal çıkarlarına göre mücadele etmesi üzerine tutarlı ve süreklilik arz eden bir politika üretilememektedir. Üniversitelere ilişkin genel kabul gören politikaların diğer bir noktası ise bilginin tekelleşmesinin ve dolayısıyla kafa-kol emeği ayrımının verili olarak kabul edilip mücadeleyi bu verili durum üzerinden kurgulamalarıdır. Sol içindeki çeşitli siyasal akımların büyük çoğunluğu –bazıları belli konularda eleştirse de-  bu anlayışın etkisi altındadır. Dolaysıyla devrimcilik iddiasındaki için grupların üniversitelere yönelik politikaları, genel politikalarının bir yansıması ve tekrar tekrar üretildiği biçimi haline gelmiştir.

Bu anlayışın, politik açmazlarının yanı sıra pratikte de başarısız sonuçlar verdiği ortadadır. Bugün geniş emekçi kitleler, onlara dışarıdan bilinç taşıma iddiasındaki –sözüm ona- öncülerin peşinden gitmemektedir. Ancak bunun ötesinde daha temel bir sorun karşımızda durmaktadır. Bu ne hedeflediğimizle, mücadele ederken önümüze koyduğumuz toplumsal projenin ne olduğu ile ilgilidir. Özgürlükçü komünistler için nihai hedef, sınıfların her anlamıyla ortadan kalkacağı komünist bir toplumdur. Pek çok farklı politik grup da komünizm hedefine sahip olduğunu söylemektedir.

Ancak buna karşın komünizm emekçilerin büyük bir kısmı için bir alternatif olarak görülmemektedir. Komünizm düşüncesi yalnızca entelektüel tartışmalar sonucunda ulaşılacak bir motivasyon idolü, bir noktadan sonra komünist sıfatını sahiplenenler bakımından bile, hiçbir zaman ulaşılamayacak bir ütopya haline gelmektedir. Bu noktada radikal devrimci düşüncelerin yalnızca bir kısım öğrenci ve entelektüel tartışmaların içinde yer alma şansına sahip küçük bir azınlık için karşılık bulduğu gerçekliğinin de tespit edilmesi ve bu gerçekliğin nedenleri üzerine düşünülmesi gerekiyor. Bu üniversitelere sıkışmış mücadelelerin, sınırlarını görmemiz bakımından da büyük önem taşıyor.

Kuşku yok ki, teorik ve politik tartışma, devrimci mücadelenin her safhasında önem taşıyan bir araçtır. Ancak tartışma, bilgiyi elinde tutan dar grupların kendi içinde yapacağı bir dar grup faaliyeti olarak değil, mümkün olduğunca geniş kesimlere yayılarak gerçekleştiği noktada köklü bir toplumsal dönüşüme zemin hazırlayabilir. Elbette bu, toplumsal dönüşümden ne anladığımızla doğrudan bağlantılıdır. Devrimi bir azınlığın kitleler adına iktidarı ele geçireceği bir moment olarak algılayan politik anlayışlar için komünizm veya devrimci teori ve politikalara ilişkin tartışmlar, sadece devrimci bilince sahip kadrolar için gereklidir.

Özgürlükçü Komünistler için ise devrim, devletin tüm kurumları ile ortadan kaldırılacağı ve bunların yerini, herkesin karar almaya eşit biçimindeki katılacağı örgütlenmelerin alacağı topyekün bir dönüşümü ifade eder. Bu örgütlenmeler, devrimin hem yıkcı ve hem de kurucu aygıtlarıdır. Dolayısıyla bu yazı ile tartışılmak istenen en önemli sorun özgürlükçü komünist düşüncenin geniş kitlelerde neden karşılık bulamadığı ve bunu gerçekleştirmek için ne yapılması gerektiğidir. Ancak kapitalizmi yıkmayı hedefleyen diğer siyasal anlayışların da bu sorundan muaf olmadıkları açıktır.

Bu noktada iki noktanın altını çizmek gerekiyor. Birincisi, gerek Türkiye’de, gerekse dünyanın başka pek çok yerinde devrimci siyasal anlayışlar üniversiteler ve entelektüel tartışmaların içinde yer alma şansına sahip küçük bir azınlık dışında kalan kesimlerde çok sınırlı karşılık bulabilmektedir. Bununla bağlantılı ikinci nokta, günümüz Türkiyesi’nde öğrenci hareketinin geçmişe kıyasla çok zayıflamış olması ve savunduğu politikaların ünivesitelerle sınırlı bir takım reform talepleri, sistem içi demokrasi talebinin ötesine geçememesidir.

Öğrenci hareketinin zayıflığının bir nedeni üniversitelerin sistem içindeki rolü ile ilgilidir. Türkiye’de 1960-80 arasında uygulanan ithal ikameci politikaların fikir  üreten ve biçilen bu rol gereği “aydınlanmış” üniversiteli ihtiyacı ortadan kalkmıştır. Neo liberal politikalarla üniversiteler piyasa için bilgi ve teknoloji üreten kurumlar haline gelmiş, üniversiteliler de üretimin çeşitli kademelerinde yer alacak nitelikli/yarı nitelikli potansiyel emek gücü haline gelmiştir. Bu dönüşüm üniversite öğrencilerini emekçilerin dışında/ötesinde olarak değil onun bir parçası olarak, toplumsal, siyasal, ekonomik v.s. gelişmelere reaksiyon gösteren ve bu özelliğiyle en rahat kendi özgün sorunları çerçevesinde mobilize olma potansiyeline sahip bir kitle haline getirmiştir. Elbette –dünyanın geri kalanında olduğu gibi- Türkiye’de üniversitelerdeki mücadeleler 1960-1980 dönemi ile sınırlı olmadığı gibi, yükselişin tek bir sebebinin olmadığı da açıktır. Ancak bu dönemde ünversitelerde mücadelelerin Türkiye tarihindeki en yüksek düzeyine ulaşmış olmasında devletin ekonomik politikalarının önemli bir etksi olmuştur.

Ama o dönemin analizinden daha önemlisi bugün üniversitelere biçilen rolün üniversite öğrencilerine etkisinin ne olduğudur. Özetle, bugün öğrencilerin çok büyük kısmı işçi sınıfının organik bileşenleri haline gelmiştir. En genel anlamıyla sol siyasal hareketler ise –işçi sınıfının diğer kesimleri için olduğu gibi- bu ihtiyaçlara cevap verecek somut politikalara ve güce sahip olmadığı için kitlesel biçimde karşılık bulan bir alternatif ortaya çıkamamaktadır.

Devrimci politikaların üniversitelerde (dönemsel/geçici yükselişleri saymazsak) güçlü karşılık bulmamasının asıl sebebi ise bu politikaların toplumun genelinde karşılık bulmaması ile aynı sebeplerden kaynaklanmaktadır. Elbette komünistlerin yaşadığı tıkanıklığın sebepleri birkaç cümle ile tespit etmek mümkün değil ve yine kuşku yok ki, tüm sorunları çözebilecek sihirli bir formülden söz edilemez. Ancak bu, devrimcilik iddiasındaki siyasal anlayışların içinde bulunduğu durumla ilgili özeleştiri geliştirmemesi ve bunları aşmaya yönelik bir arayış içine girmemeleri için bir gerekçe oluşturmamalıdır.

Pek çok defa ifade ettiğimiz bir noktayı yine vurgulamkta fayda görüyorum. Özgürlükçü komünistler için, siyasetin devrimci bir tarzda, süreklilik arzeden biçimde yapılabileceği tek alan sınıf mücadelesi alanıdır. Ancak bugün devrimcilik iddiasındaki politik hareketlerin önemli bölümü sınıf mücadelesine olan inancını yitirmiş durumda. Pek çoğu ise, zaten politik olarak işçi sınıfının diğer sınıflarla ittifakını savunmakta ve pratikte sistem içi reform talepleri üzerinden yükselen bir hat izlemektedir. Ancak, sınıf mücadelesi hattına sahip olan komünist hareketler için de somut bir devrimci programdan söz etmemiz mümkün değildir.

Komünizmin, bizzat savunucuları tarafından, olası bir gelecek tahayyülü olarak değil, soyut bir kurgudan ibaret olduğu koşullarda, geniş kitlelerin sahipleneceği politik bir anlayışa dönüşmesi mümkün gözükmemektedir. Bu teoride ne savunulursa savunulsun, pratikte toplumsal devrimin gerçekleşebileceğine olan inancın olmadığının bir göstergesidir. Bu durumda devrimci program olarak ortaya konulan söylemler soyutlama düzeyini aşamamakta, pratik öneriler ise sistem içi reform talepleri veya kalkınmacılığa dayalı, radikal bir sosyal demokrasi programı düzeyinde kalmaktadır.

Ancak özgürlükçü komünistler için ne yapmamız gerektiğine ilişkin kesin çözümler olmasa da ipuçları veren tarihsel deneyimler bulunmaktadır. Fransa’da sürgünde bulunan Dielo Truda (İşçi Davası) adıyla bir araya gelmiş olan bir grup Rus anarşistinin kaleme aldığı Özgürlükçü Komünistlerin Örgütsel Platformu isimli metinde bu mesele çok genel hatlarıyla ortaya konulmuştur. Metnin giriş bölümündeki şu cümle geçmişten bugüne aşılamamış olan sorunu özetlemektedir. Anarşist düşüncelerin olumlu içeriği ve kuşku bırakmayan geçerliliği ile anarşist hareketin içinde bulunduğu acıklı durum arasındaki bu çelişki bir dizi etkenle açıklanabilir; bunlar arasında en önemli en temel olanı ise, anarşist hareketin örgütsel ilkelerden ve örgütsel ilişkilerden yoksun oluşudur.” (2) Ekim devrimini, ardından karşı devrimi ve sonunda tasfiyeyi yaşamış olan anarşistlerin bu özeleştirel tespitine rağmen bugün hala bu konuda elle tutulur bir adımı attığımız söylenemez.

Platform metninde bu soruna dair öneriler yoğun olarak anarşist örgütün rolü ve biçimine ilişkindir. Özetle anarşist örgüt teorik birliğe sahip olmalı ve uygulayacağı taktikler hem bu teoriyle, hem de kendi içinde uyumlu olmalıdır. Metin, merkeziyetçi örgütlenmeye karşı çıkar, bunun yerine genel örgüt içindeki bireylerin ve grupların özerkliğini ve inisiyatifini savunur ama diğer yandan örgüt içindeki bireylerin ve grupların birbirlerine hesap vermesi için kolektif sorumluluk ilkesinin uygulanması gerektiğini söyler

Ancak bunların ötesinde “Kurucu Bölüm” başlığı altında bir devrim programı ortaya koyar. Elbette 1926’da yazılmış olan bir programın bugün için geçerlilik taşıdığı söylenemez ancak bugün bizim tamamen göz ardı ettiğimiz devrim sonrası neyin savunulacağı meselesi o dönemde güncel bir başlık olarak karşımıza çıkmaktadır. O dönem için devrimin gözle görülür, elle tutulur bir gerçeklik olmasının böyle bir programın oluşturulmasını zorunlu kıldığı, bugün ise pratik bir gerçeklik taşımadığı söylenebilir. Ancak her şeyden önce, tekrar vurgulamak gerekir ki, komünizmin toplumun büyük bir kısmı için bir alternatif olarak görülmemesinin temel sebeplerinden biri, komünizmin somut ve uygulanabilir bir toplumsal model olarak görülmemesidir. Toplumun büyük çoğunluğu için komünizm, Stalinist politikalar, merkezi planlamaya dayalı ve otokratik bir devlet modeli olarak algılanmaktadır. Komünist topluma devletin ele geçirilmesi ile değil, yıkılarak, yerine toplumun tamamının karar almaya katılabileceği doğrudan ve katılımcı demokrasi ilkesiyle işleyen yerel örgütlenmelerin federatif yanyana gelişi ile geçilebileceğini savunan özgürlükçü komünistlerin ise bunun nasıl gerçekleşeceğine, burjuvazinin nasıl tasfiye edileceği, devrim sonrasında ortaya çıkacak acil sorunlara nasıl çözümler üretileceğine, devrimin nasıl korunacağına ve benzeri problemlere somut çözümler ortaya koydukları söylenemez.

Devrimci program oluşturmanın temel ve ertelenemez olmasının bir başka sebebi ise ancak somut bir hedef etrafından biraraya gelinmesi halinde bu hedefe uygun örgütlenmelerin, teorinin, stratejinin ve taktiklerin oluşturulmasının mümkün olmasıdır. Devrim hedefine ve bunun somut programına sahip olmayan bir birliktelik, soyutlama düzeyinde neyi savunursa savunsun, gündelik sorunlara düzen içi politikalar üretmenin ötesine geçemeyecektir.

Günümüzde kapitalizmin iyileştirilmesi, reforme edilerek “insanileştirilmesi” yönünde politikaların bir karşılık bulmadığı, bulamayacağı, sınıflı toplumun topyekün yıkımından başka bir çare olmadığı ortadadır. Ancak diğer yandan devrimci fikirlerin, bir soyutlama düzeyinde kaldığı noktada toplumun genelinde karşılık bulması da mümkün gözükmemektedir. Bu noktada, yazının başındaki tartışmaya dönersek; bugün devrimci fikirlerin üniversite öğrencilerinin giderek azalan bir kısmı ve bir grup entelektüel dışında çok sınırlı bir karşılığı olmasının nedenlerini kendi içimizde aramamız gerekiyor. Bu çerçevede, ODTÜ örneğindeki gibi, üniversiteler içinde zaman zaman yükselen hareketlere nasıl yaklaşmamız gerektiği konusunda iki noktayı vurgulamak gerekiyor. Birincisi bu mücadelelerin öznelerinin büyük bir kısmının sınıfın doğal bileşenleri olduğunu görmek, dolayısıyla bunları sınıfın başka yerlerde yükselen mücadeleleriyle birleştirmek ve süreklileştirmek gerekiyor. Bunun öncelikli koşulu, taleplerini akademik özgülük, demokrasi v.s. çizgisinden kopartıp, sınıf mücadelesinin gündelik/politik talepleri noktasına taşımaktır. Büyük bir çoğunluğu hali hazırda güvencesizlik, gelecek kaygısı ve yoksullukla yüz yüze olan ünivesiteliler için bu somut ihtiyaçlara yönelik politikalar daha gerçekçi, harekete geçirici ve sınıfın diğer kesimleriyle yanyana gelmeleri için daha elverişli olacaktır.  İkinci olarak bu mücadelelerin yarattığı siyasal tartışma olanağını somut devrimci bir program oluşturma yönünde seferber etmek, bu tartışma olanağını üniversitelerin duvarlarının dışına taşımak gerekiyor.

Kuşku yok ki, yazıda bahsedilen sorunlar bir anda çözülemeyeceği gibi, öneriler de tartışmaya açık olmasının ötesinde, bugünden yarına gerçekleştirilebilir değil. Ancak bugün gerek ünivesitelerde göreceli olarak yükselen mücadeleler, gerekse işçi sınıfının diğer katmanlarının, bir kaç yıldır farklı farklı yerlerde ortaya çıkan, zaman zaman radikalleşen direnişleri, tüm bu sorunlara ilişkin tartışmak ve bu sorunları çözümler üretmeyi önüne koyan politik bir alternatif yaratmak için uygun zemin sağlamaktadır. Geriye tek sorun olarak, geçmişe ve bugüne yönelik temelden bir özeleşitiri yapabilme cesareti ve bu sorunları çözmek için çaba harcama niyetinin olup olmadığı kalıyor.

(1)   https://servetdusmani.wordpress.com/2012/12/28/iki-haftalik-ogrenci-mucadelesinin-bir-bilancosu/#more-155

(2)   http://www.anarkismo.net/newswire.php?story_id=8986

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Güncel, Polemik

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s