Patron, Devlet, Sendika Sarmalında THY işçileri

Zafer Onat – Haziran 2012

Sınıf mücadelesinde kırılmaya yol açabilecek anlar vardır. Bu anlarda işçilerin nasıl karar verecekleri büyük önem taşır. İşçilerin nasıl karar verecekleri ise o güne kadar biriktirdikleri deneyimler, örgütlülük düzeyleri ve örgütlü olduklar yapıların mücadele anlayışı, işçilerin örgütlülüklerine ne kadar güvendiği gibi etkenler büyük önem taşımaktadır. Diğer bir etken ise sınıfın siyasal öznelerinin alacağı tutumdur. Sınıfın siyasal özneleri kavramını geniş anlamda, yani işçilerin mücadeleye, politik tercihlerine, kişisel ilişkilerine, yaşam tarzlarına ve başka pek çok şeye bakışlarını etkileyen çeşitli siyasal anlayışların savunucuları olarak tanımlayabiliriz. Bu anlamıyla sınıfın siyasal özneleri marksist, anarşist, sosyal demokrat, liberal, islamcı, faşist v.s her şey olabilir. Ancak dar anlamıyla sınıfın siyasal özneleri özetle sınıf mücadelelerinin temel dönüştürü güç olduğuna, işçi sınıfının sömürülmesine ve tahakküm altına alınmasına yol açan kapitalizmin bir devrimle yıkılması gerektiğine inanan ve bu mücadelede işçi sınıfının yanında yer almak gerektiğini öngören devrimci siyasal akımlardır.

İşçilerin gündelik hayat içindeki politik tutumlarını her siyasal özne; gücü, örgütlülüğü ve politik etki alanı oranında belirler.  İşçilerin sınıfsal düzlemde örgütlendikleri ve mücadeleye giriştikleri anlarda ise işçi sınıfının yanında yer siyasal öznelerin belirleyiciliği nicel güçlerinin ötesinde olur. Çünkü bu anlarda işçilerin önce patronlarıyla daha sonra da patronlarının çıkarına işlediğini fark ettikleri sistemle olan çelişkileri çok net biçimde ortaya çıkar. Bu anlarda dostlarını ve düşmanlarını daha net görürler. Bu nedenle, böyle anlarda sınıftan yana tavır alan devrimci güçlerin mücadele konusunda alacakları tavırlar her zamankinden daha belirleyici olur.

Kendini, işçi sınıfın yanında gören herkesin karar vermesi gereken; bir mücadeleye yaklaşırken önceliklerinin kendi dar grup çıkarları mı; yoksa sınıfın genel çıkarları mı olacağıdır. Bu, gündelik, taktiksel bir karar değil, temel bir ideolojik tercihtir. Kendini samimi olarak işçi sınıfının yanında gören herkesin öncelikle kendi örgütsel çıkarını sınıfın genel çıkarıyla özdeş gören ikameci anlayışla teoride ve pratikte hesaplaşması gerekmektedir.

Ancak bunun ötesinde devrimcilerin sınıfın yakın ve uzak tarihsel birikimlerini doğru analiz ederek sınıf mücadelesinin gündelik durumuna ilişkin politikalar oluşturması gerekmektedir. Türkiye işçi sınıfının 90’lara göre daha zayıf olduğu son on yıllık mücadele geçmişine baktığımızda irili ufaklı onlarca grev ve direniş gerçekleştiğini görüyoruz. Yaklaşık iki yılda bir ise daha geniş çaplı ve kamuoyunda karşılık bulan direnişler gerçekleşiyor. 2003 yılındaki Pirelli-Ekolas Direnişi, 2005 yılındaki SEKA direnişi, Coca Cola Direnişi, 2006 yılında başlayan ve 400 günden fazla süren Novamed direnişi, 2007 yılındaki Türk Telekom Grevi, Arçelik Direnişi, 2008 yılında Yörsan ve Desa direnişleri, nihayetinde 2010 yılında gerçekleşen TEKEL işçilerinin Ankara direnişi hala akıllarda kalan ve pek çok ders çıkartılması gereken deneyimlerdir. İşçi sınıfının bugüne kadar yarattığı deneyimler her şeyden önce, işçiler ne kadar kararlı olurlarsa olsunlar mücadelelerini tek başlarına sürdürmelerinin ve başarıya ulaştırmalarının mümkün olmadığını, dayanışma ne kadar güçlü olursa elde edilecek kazanımların da o kadar fazla olacağını göstermiştir. Bu deneyimlerden çıkartılacak ikinci ders, her direnişin hendine has mücadele ve eylem tarzını yaratması gerektiğidir. Çıkartılacak diğer bir ders ise işçilerin mücadele sürecinde inisiyatifi bizzat elinde tutmasının büyük bir önem taşıdığıdır. Sendikalar ne kadar mücadeleci gözükürlerse işverenle uzlaşma organlarıdır. İşçiler kendi içlerinde örgütlenip, karar alma sürecinde yer almadıkça sendikacılar istedikleri gibi ve istedikleri kadar mücadele içerisinde olacaklardır.   Mevcut sendikalar işçilerin karar alma sürecine katılmasının zeminini oluşturmadığına göre işçilerin bunu sendikalardan bağımsız biçimde yapması, aynı zamanda sendikalar üzerinde baskı kurabilecek, paralel taban örgütleri oluşturması gerekmektedir.

THY işçilerinin havacılık hizmetlerinde grev yasağı getiren yasal düzenlemeye karşı 29 Mayıs’ta gerçekleştirilen eyleminin ardıdan işten çıkartılmaları sonrasında da güçlü bir mücadelenin ortaya çıkması ihtimal dahilinde. Ancak anlaşılan bu sefer işçiler sadece işvereni veya hükümeti değil; üyesi oldukları sendika yöneticilerini de karşısında mücadele edilecek bir hedef olarak görülüyorlar. THY işçilerinin kendi inisiyatifleriyle, sendikadan bağımsız olarak bir araya gelerek oluşturdukları “THY İşçileri 29 Mayıs Birliği” tarafından 20 Haziran’da yapılan basın açıklamasında bugüne kadar yaşanılan sorunlardan ve haksız biçimde işten çıkartılmalarından söz edildikten sonra üyesi oldukları Hava-iş ile ilgili şunlar söyleniyor: “Üyesi olduğumuz Hava İş Sendika yönetimi ise kendi çağrısını bile üstlenmeyerek bu meşru protestonun “yasa dışı” ilan edilmesinde büyük rol oynamıştır. THY yönetimi bu zeminden yararlanarak bütün çalışanlarını sindirip adeta köleleştirme peşindedir.” Bu saptamalardan sonra şu soruları soruyorlar: “Hava İş yönetimi yüzlerce üyesini THY yönetimi karşısında yalnız ve sahipsiz bırakırken bu sonucu öngöremeyecek kadar deneyimsiz miydi? Bu nasıl bir sendikal anlayıştır?”

Türkiye’de yaşanan bir çok grev ve direnişin bir noktasında işçiler üyesi oldukları sendikalara; onları sahiplenmedikleri, mücadeleden geri durdukları, işveren veya hükümetle anlaştıkları gibi nedenlerle tepki göstermişler, onları da hedef tahtasına oturtmuşlardır. Bu aslında Türkiye’deki uzlaşmacı ve bürokratik sendikal örgütlenmelerin işçilere dar geldiğini, onların talep ve ihtiyaçlarını karşılamadığını çok net biçimde göstermektedir. Mevcut sendikal anlayışla işçi sınıfının kısmi de olsa başarı kazanma imkanının kalmamıştır. Bu nedenle eksikleriyle de olsa bir grup işçinin buna karşı harekete geçmesi önem taşımaktadır. İşçi sınıfının yanında olduğu iddiasındaki bazı çevrelerin ise “THY yönetimi ve AKP’yi değil sendikayı hedef aldılar.” tarzı yaklaşımlarla işçilere karşı sendikayı koruma refleksi içinde olmalarının ise izah edilebilir bir yanı yoktur. Önceliklikle THY yönetiminin ve AKP’nin hedef alınmadığı doğru değil. Kuşkusuz işçiler asıl suçlunun onları işten çıkartan THY yönetimi ve havacılık sektöründe grev yasağı getiren hükümet olduğunu çok iyi biliyorlar ve bunu basın açıklamalarında söylüyorlar. Fakat, aynı zamanda bu mücadeleyi gereği gibi yürütemediğine inandıkları sendika yönetimini de eleştiriyorlar. Bugün Türkiye’nin pek çok yerindeki işçilerin büyük bir çoğunluğu sendikalara güvenmiyorsa, bunun suçlusu hiçbir tartışma yok ki o sendikalardır.

Türkiye işçi sınıfının yakın tarihi sendikacıların işçi sınıfına ihanetlerinin örnekleriyle doludur. Çok uzağa gitmeye gerek yok. TEKEL direnişini hükümetler el ele sönümlendiren Tekgıda-İş ve Türk-iş yönetimine karşı işçiler yoğun tepki göstermiş, hatta bir grup işçi Türk-İş binasını işgal etmiş, 1 Mayıs 2010’da Mustafa Kumlu işçiler tarafından kürsüden kovulmuştu. TEKEL direnişi sonrasında yaşananlar sadece Tekgıda-İş ve Türk-İş yönetimlerinin bu direnişteki tavrının değil; sendikaların pek çok farklı süreçte işçilere ihanet etmesinin, özellikle orta yaşın üzerinde pek çok işçinin “Sendika tarafından satılma” konusunda bir deneyiminin olmasının ve tüm bunların toplamı olarak işçilerin çoğunluğundaki sendikalara olan güvensizliğin bir sonucudur. Nihayetinde sendikalarla işçiler arasında ciddi bir mesafe oluşmuştur. Sendikalı işçilerin büyük çoğunluğu da örgütlü değildir. Sendikalı pek çok işçi için de sendika patronla iyi ilişkileri olan adamlardan oluşan, çok da bir işe yaramayan ama aidat alan kurumlardan ibaret.

Tüm bunlara karşın gerek THY örneğinde gerekse benzer tüm olaylarda devrimcilik iddiasında olan bazı çevrelerin sendikaların hatalarını eleştirmek bir kenara koruma refleksiyle hareket etmelerinin iki açıklaması olabilir; ya bu sendika yöneticileriyle ilşkileri sendikaları eleştirmeyi imkansız hale getirmektedir, ya da tarihsel hafızadan, olaylardan ders çıkarma yeteneğinden yoksun ve işçilere yabancılaşmış haldeler. İşçi sınıfı içinde var olmayı sendika bürokratlarıyla ilişki içinden olmaktan ve sendika yönetimlerini ele geçirmekten ibaret olduğunu sanıyorlar.

Oysa işçiler bir şekilde geçmiş mücadelelerden ve kendi deneyimlerinden doğru sonuçlar çıkartmayı başarabiliyor. THY işçileri; üyelerini aidat veren, gel deyince gelen, sus deyince susan, koyun sürüsü olarak gören, uzlaşmacı ve bürokratik sendikal anlayışla, işçilerin “Gerektiği zaman bedel ödemesinin” normal olduğunu söylerken koltuklarında, uzun yıllar herhangi bir bedel ödemeden oturan sendika bürokratlarıyla hiçbir mücadelenin başarıya ulaşamayacağını, işçilerin karar alma sürecine katılabileceği, şeffaf ve mücadeleci bir sınıf örgütlenmesi ile sonuca varılabileceğini, bunun ancak mücadele içindeki işçiler tarafından başarılabileceğini gördüler ve bize de gösteriyorlar.

Başta söylediğimiz gibi; sınfı mücadelesinde kırılmaya yol açabilecek anlar vardır ve bu anlarda işçilerin nasıl karar verecekleri büyük önem taşır. THY işçileri gerek kendi deneyimlerinden, gerekse diğer işçi mücadelelerinin deneyimlerinden; kararı başkalarına -hele ki güvenmedikleri sendika bürokratlarına- bırakmanın kolektif çıkarlarına uygun olmadığını, mücadeleyi kendi kararlarını kendilerinin alacağı bir örgütlenmeyle başarıya ulaştırabileceklerini anlamış gözüküyorlar. Bu; patron, devlet, sendika sarmalından çıkma konusunda gösterdikleri bu iradeyle gerek kendileri adına, gerekse bütün olarak işçi sınıfı adına çok kritik bir karardır. Bu noktada işçi sınıfının yanında olduğu iddiasındaki siyasal güçlerin tavrının ne olacağı büyük önem taşımaktadır. Sendikalar içindeki ilişkiler, dengeler ve çıkarlar gözetilerek mi hareket edilecek yoksa işçilerin kolektif çıkarları ve ihtiyaçları doğrultusunda öz güçleriyle yaratmaya başladıkları mücadelenin yanında mı yer alınacak?

Kuşkusuz her ne kadar sendikalı olsalar da aslında şimdiye kadar örgütsüz olan işçiler mücadele etmeyi, doğru hedefler belirlemeyi yürürken öğrenecekler. Hatalar yapacaklar, tökezleyecekler, belki çok bir kaç adım sonra dağılacaklar. Bu noktada işçi sınıfının samimi dostlarının, işçi sınıfının tarihsel deneyimini taşıyan grupların ve kişilerin  bu mücadeleye katacak çok şey var. Ama bunun ötesinde bu mücadeleden hepimizin öğreneceği de pek çok şey olacaktır. THY işçileri ile işçi sınıfının samimi dostları ve mücadele içindeki diğer işçiler arasında birliktelik ve dayanışma sağlanabilirse mücadelenin başarıya ulaşmasının önünde hiçbir engel yok. Ancak her şeye rağmen THY işçilerinin bu mücadelesi somut herhangi bir kazanımla sonuçlanmasa bile böyle bir girişimde bulunulmuş olması dahi başlı başına büyük önem taşımaktadır. Bizim yapmamız gereken ise THY yönetimine, havacılık hizmetlerinde grev yasağı getiren hükümetle mücadele etmeye kararlı olan ama aynı zamanda bunu yapmak konusunda yetersiz kaldığını, onları sahiplenmediğini söyledikleri sendikalarını da eleştiren ve kendi öz güçleriyle örgütlenen işçilerle dayanışmaktan başka bir şey değil.

Reklamlar

1 Yorum

Filed under Güncel

One response to “Patron, Devlet, Sendika Sarmalında THY işçileri

  1. Geri bildirim: THY işçileri Patron, Devlet, Sendika Sarmalında – Zafer Onat | Sol Defter

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s