Özgürlükçü Komünist Pratiğin Yaratılması Üzerine

Zafer Onat – Nisan 2012

“Bizler Sosyalizm olmadan özgürlüğün ayrıcalık ve adaletsizlik olduğuna, ve özgürlük olmadan Sosyalizmin kölelik ve şiddet olduğuna inanıyoruz.” Mikhail Aleksandroviç Bakunin.

Özgürlükçü komünizm nedir?

Sosyalizm ve komünizm kavramlarının altı, bu kavramları sahiplenen herkes tarafından farklı biçimde doldurulmuştur. Gerek geçmişte, gerekse bugün kapitalizm içinde çözüm arayan, işçi sınıfına dayanmayan, sınıfların ortadan kaldırılmasını hedeflemeyen pek çok siyasal akım kendini sosyalist olarak tanımlamış, tanımlamaktadır. Bolşeviklerin Rusya’da iktidarı ele geçirmesinin ardından doğu bloku ülkelerinde “Reel sosyalizm” adı altında oluşturulan bürokratik-otoriter devlet yapısında işçi sınıfının ezilmeye ve sömürülmeye devam etttiği, bir süreç yaşanmıştır. Sosyalizm adı altında yaşanan bu deneyimin ardında doğu bloğunun çöküşü, egemen sınıfların “Sosyalizmin yaşaması mümkün değil.” “Tarihin sonu geldi.” “Elveda Proleterya.” propagandalarının coşkuyla yapılmasına ve önemli ölçüde kabul görülmesine yol açmıştır. Kuzey Kore ve Çin gibi hala “komünist” partilerin iktidarda olduğu ancak bu komünizmle ilgileri olmadığı açık olan örneklerin varlığının yanı sıra Avrupa’da komünist partilerin parlamenter sistemle ve dolayısıyla kapitalizmle bütünleştiğini kolaylıkla görebiliyoruz. Ancak hala devrimci iddia taşıyan, işçi sınıfının ve tüm insanlığın kurtuluşu için kapitalizmin yıkılması gerektiğini söyleyen, bunun için mücadele eden iki temel akımdan söz edebiliriz: Özgürlükçü Sosyalizm ve Otoriter Sosyalizm… Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından geçen 20 yıl boyunca, bu devletin yarattığı öz güven ve çekim gücü ile varlıklarını ve iddialarını sürdüren sosyalist siyasal geleneklerin ideolojik olarak savrulduğu, altının boşaldığı, işlevsizleştiği, örgütlülüklerin defalarca parçalandığını, diğer yandan dünya çapında liberalizmin güç kazandığı, sendikaların iyice sistem içi bir pozisyona geldiği bir süreç yaşadık. Sermayenin genişleme politikaları sonucu, üretim ilişkilerinin esnekleşmesiyle beraber, işçi sınıfının yapısının değişmesi ve genişlemesi sınıfın yok olduğu, sınıflar mücadelesinin önemsizleştiği şeklinde algılanmaya (sistemin yoğun propagandalarının da etkisiyle) başlanmıştır. Bu süreçte bir yandan geleneksel siyasal anlayışların alternatifleri aranmışsa da, alternatif olarak konulan politik anlayışlar ya geçmişin tekrarı olmuş ya da liberalizm batağına saplanmışlardır. Sınıf mücadeleleriyle sosyalist hareketin organik buluşması gerçekleşememiş, sınıftan kopuk, kimlik siyasetine dayalı hareketler güç ve itibar kazanmıştır.

Böylesi bir ortamda sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya mücadelesinde ısrar etmek, böyle bir toplumun var olması için burjuvazinin tüm kurumlarıyla yok edileceği, üretim araçlarının tümüyle kamulaştırılacağı bir devrimin zorunlu olduğunu ve bunun yalnızca işçi sınıfının örgütlü mücadelesiyle gerçekleştirebileceğinin bilincinde olmak sosyalist ve komünist sıfatı taşımanın öncelikli şartıdır. Özgürlükçü komünizm, bunun nasıl gerçekleşeceği konusundaki duruşuyla işçi sınıfı hareketi içindeki enternasyonalist, özgürlükçü ve devrimci çizgiyi temsil eder. Bu  ilkeler bizim mücadelemizde ve oluşturacağımız ittifaklarda temel kriterlerimiz olmalıdır.

Özgürlükçü komünizm, diğer komünist akımlardan ayıran temel fark, komünist topluma yol açacak devrimin bir siyasal azınlığın iktidarı işçi sınıfı adına ele geçirmesiyle gerçekleşemeyeceğini savunmasıdır. Sınıfsız, sınırsız, özgür ve eşit bir toplum ancak emekçilerin aracısız, doğrudan ve katılımcı demokrasiye dayalı örgütleriyle üretim araçlarını ve iktidarı ele geçirmesiyle mümkün olabilir.

Emekçilerin gerçek anlamda kurtuluşu, zaten büyük çoğunluğu emekçilerden oluşan insanlığın kurtuluşudur. Bugün insanlık giderek yok oluşa doğru sürükleniyor. Milyonlarca insan açlığın veya salgın hastalıkların pençesi altında… Dünyanın dört bir yanında yaşanan savaşlarda yüz binlerce insan ölüyor, sakat kalıyor, evini kaybediyor. Yine yüz binlerce insan çeşitli nedenlerle yaşadığı yeri terk etmek ve göçmen olarak yaşamını sürdürmek zorunda kalıyor. Dünyanın ekolojik dengesi yok ediliyor.

Toplumun büyük bir çoğunluğu yoksulluk içinde yaşarken, küçük bir azınlık dünyadaki zenginliğin büyük çoğunluğunu ellerinde tutuyor. Yine bugün insanlar kendilerini hiç olmadığı kadar çaresiz ve yalnız hissediyorlar. Özgürlüğümüzü elimizden alanlar, kendimize ve birbirimize olan güvenimizi de, geleceğe olan inancımızı da elimizden alıyorlar.

İnsanlığın yok oluştan kurtulması için tüm bunların nedeni olan kapitalizmin ortadan kalkmasından ve yerine sınıfların olmadığı, insan emeğinin ve böylece tüm yaşamının özgürleşeceği bir toplumun kurulmasından başka bir çare bulunmamaktadır. Yani herkesin yeteneğine göre çalıştığı ve ihtiyacına göre üretilenleri aldığı komünist toplum… Bugün daha azını istemek gibi bir şansımız yok. Çünkü daha azıyla yetinmemizi söyleyen ve düzeni iyileştirme iddiasında olan bütün ara çözümler çökmüştür ve insanlığın varlık-yokluk mücadelesinde var olmaya devam etmek için elimizdeki tek seçenek budur.

Gerçek anlamda komünist bir toplumsal düzenin yaratılması insanlığın yok oluşa sürüklenmesinin önündeki tek alternatifken, acilen tartışmamız gereken şey, böyle bir toplumun nasıl yaratılacağıdır. Kuşku yok ki; bugünkü sistemden çıkar sağlayan azınlık, böyle bir toplumun var olmaması için her şeyiyle mücadele ediyor ve edecektir. Bu azınlık devasa bir zenginliği, orduları, polisleri ellerinde tutmaktadır. Ancak onların sahip olduğu zenginliği var eden, büyüten, onlar için saklayan bizleriz. Orduları da polisleri de bizlerden meydana geliyor. Onlar bizim sayemizde var, dolayısıyla onları yok edecek olan da ancak biz olabiliriz.

Devrimci Özne

Üretim ve yönetim araçlarını ellerinde bulunduran egemen sınıflar ve onların egemenliğinde bulunan sınıflar, diğer bir ifadeyle yönetenler ve yönetilenler; insanlık tarihi boyunca birbiriyle çatışan çıkarlara sahip olmuştur. Yine tarih boyunca, baskının ve tiranlığın olduğu her yerde mevcut düzene karşı özgürlük mücadeleleri bir biçimde var olmuştur. Bu mücadeleler “askeri” anlamda pek çok zaman bastırılmış, mücadele edenler işkenceden geçirilmiş katledilmiş, yaşadıkları yerlerden sürülmüş olsa da tarihi belirleyen temel dinamik bu mücadeleler olmuş ve her bir mücadele bugün insanlığın tarihsel belleğine yerleşmiş, toplumların dönüşümüne katkı sağlamıştır.

Göçebe toplumdan yerleşik düzene, devamla tarımsal üretime geçişle beraber; üretici olanlar ile hükümdarlar, din adamları, askerler ve memurlar gibi üretici olmayan ancak ürünlerden giderek artan düzeyde pay alma imtiyazına sahip olan gruplar arasında sınıfsal farklılıklar açığa çıkmış ve giderek derinleşmiştir. Üretken olmamalarına karşın, ürünlere el koyup dağıtma imtiyazının bir gruba verilmesine dayalı toplum ilk devletli toplumlardır. Bu imtiyazlar ilk çıktıkları dönemden bugüne kadar, şekil değiştirerek devam etmiştir. Ancak kaptalizmle birlikte, devlet aygıtını elinde bulundurmak veya bir parçası olmanın ötesinde üretim araçlarının mülkiyetine sahip olmak, toplumsal düzenin temel belirleyeni haline gelmiştir. Yine de üretim araçlarının mülkiyetine sahip olan burjuvazi, bunu korumak ve giderek daha da karmaşık hale gelmiş olan toplumsal yapıyı kontrol etmek için devlet aygıtına ihtiyaç duymuştur. Dolayısıyla burjuvazinin ekonomik ve siyasal egemenliğinin inşaası ve korunması için devletin varlığı zorunlu olarak devam etmiştir. Kapitalist toplumda devletler, egemen sınıf olan burjuvaziden ayrı ama ona bağımlı aygıtlardır. Kapitalist toplumda devletin en önemli farkı toplumdaki egemen sınıfdan ayrışmış olmasıdır. Yöneticiler, üst düzey memurlar ve askerler tüm sınıflı toplumlarda olduğu gibi kapitalizmde de sistemin yapısına uygun biçimde varlığını ve imtiyazlarını korumuşlardır. Burjuvaziye bağımlı olmaları nedeniyle ondan tamamiyle kopamamışlardır, çünkü üretim araçlarının mülkiyetine sahip değildirler. Ancak diğer yandan burjuvaziden ayrı olmaları nedeniyle farklı çıkarlara sahiptirler ve zaman zaman bu çıkar çatışması açığa çıkmaktadır.

Günümüz toplumunda yöneticiler, üst düzey memurlar ve askerler üretim araçlarının mülkiyetine sahip olmamaları nedeniyle egemen konumlarını yitirmişlerdir. Ama SSCB örneğindeki gibi üretim araçlarının devletin kolektif mülkiyetinde olduğu istisnai dönemlerde imtiyazları artmış ve bu kesimler siyasal anlamda egemenliği de ellerine geçirebilmişlerdir. Bu noktada burjuvaziden çok daha köklü geçimişi olan ilk sınıflı toplumlardan bu yana var olan devletin kendi kendine sönümlenebileceği ve devlet aygıtını elinde tutan kişilerin kendi imtiyazlarından vaz geçebileceği tezinin maddi temelinin olmadığı ortaya çıkmaktadır.

Kapitalizmle birlikte sınıfsal mücadelelerin asli öznesi olarak işçi sınıfı tarih sahnesine çıkmıştır. Sanayi devrimi sonrasında işçi sınıfı içinde bulunduğu koşullara karşı mücadele etmeye başlamıştır. Bu mücadelelerin yükselişiyle birlikte “Nasıl bir dünya istiyoruz?” sorusu gerek işçi sınıfı içinden gelen, gerekse farklı sınıfların mensubu olmakla birlikte bu mücadelelerden etkilenen pek çok kişi tarafından tartışılmıştır. Bu tartışmalarda; iki ana sınıfın var olduğu ve bunların çıkarlarının çatıştığı hemen hemen herkes tarafından kabul edilmiştir. Ancak bunun çözümünün ne olduğu ve bu çözüme nasıl ulaşılacağı soruları üzerinden pek çok fikir ortaya atılmıştır.

İşçi sınıfının zaferlerle ve yenilgilerle, doğrularla ve hatalarla dolu mücadele tarihi ve bugün insanlığın içinde bulunduğu koşullar; kapitalizm yıkılmadan bir kurtuluşun mümkün olmadığını ve bunu yıkacak gücün bizzat işçi sınıfının örgütlü mücadelesi olduğunu göstermektedir. Tarihin sınıflar mücadelesi tarihi olduğu, tespiti bugün her zamanki gibi geçerliliğini sürdürmektedir.  SSCB’nin yıkılışıyla birlikte, egemen sınıfların “işçi sınıfının ortadan kalktığı, devrimler çağının bittiği, kapitalizmin insanileştirilebileceği” şeklindeki propagandası etkisini giderek kaybetmektedir. Sınıfsal çelişkiler gün gibi ortadadır, dünyanın her yerinde işçi sınıfının mücadeleleri tekrar yükselmektedir ve giderek vahşileşen kapitalist düzen içinde bir kurtuluşun mümkün olmadığı da açıktır. Asıl mesele sınıflar mücadelesinin toplumsal devrimle ilişkisi sorunudur.

Devrim sorunu temelde insan emeğinin özgürleşmesi sorunudur. Bu da patronların ve yöneten-yönetilen ayrımının olmamasını yani sınıfların gerçek anlamıyla ortadan kalkmasını gerektirir. Bunun gerçekleşebileceği tek siyasal ve ekonomik alternatif herkesin yeteneğine göre üretime katılacağı ve üretilenlerden, herkese ihtiyacı kadar dağıtılacağı, diğer yandan üretim ve dağıtım süreci ile ilgili kararların hep beraber alınacağı komünist toplumdur. İnsanlık tarihinde belli bir süreçte ortaya çıkmış ve bugüne kadar varlığını sürdürmüş olan sınıflı toplumların varlığı toplumun yalnızca bir kısmının çıkarınayken, komünist toplumun tüm insanlığın ortak çıkarınadır.

Kapitalizm; ortaya çıkmasından bugüne kadarki gelişimiyle, kendisini yıkacak devrimi gerçekleştirme potansiyeline sahip olan gücü, yani yaşamını sürdürmek için emeğini satmak zorunda olan devasa emekçi kitleleri yaratmıştır. Bu toplumsal güç diğer yandan gelişkin organizasyon ve üretim yeteneğiyle sınıfsız ve özgür bir toplumu inşa edebilecek potansiyele sahiptir. Kuşkusuz emekçiler; ulusal, cinsel, sektörel vs. ayrımlara ve bunlardan doğan özel sorunlara ve mücadele önceliklerine sahiptir. Ama sonuç olarak, emekçi sınıfa dâhil hiç kimsenin kapitalizmin devamından bir çıkarı yoktur ve emekçi sınıfın en basit ekonomik mücadeleleri bile sistem içinde kalan bir pazarlık mücadelesi olmanın ötesinde geçip egemenlerin onlardan talep ettiği uysallığa karşı çıkarak ücretli kölelik düzeninde çatlaklar açma potansiyelini barındırmaktadır. Tarih bunun örnekleriyle doludur.

Bu noktada şunu vurgulamak gerekir: İşçiler nesnel koşulları sebebiyle devrimci potansiyele sahip olsalar da bu koşullar onları kendiliğinden devrimin öznesi haline getirmez. Tekil olarak işçiler mücadele içinde sınıf olarak varlığının ve gücünün farkına varır, sınıf bilincini kazanır ve nihayetinde toplumsal bir devrim mücadelesinin özneleri haline gelirler.

Bu bağlamda sınıf mücadelesi kavramını ve bu kavram çerçevesinde işçi sınıfının mücadelesini daha ayrıntılı analiz etmek ve bu çerçevede iki noktaya vurgu yapmak gerekiyor:

1)      Kapitalizm toplumu iki ana sınıfa bölme eğilimindedir.  Üretim araçlarından yoksun olan ve dolayısıyla yaşamını sürdürebilmek için emeğini “iş gücü piyasasında” satmak zorunda olan işçi sınıfı ve sermayeye sahip olan burjuvazi… Bu verili bir durum değil bir eğilimdir.  Çünkü burjuvazi, kapitalizmle birlikte daha örgütlü olsa bile yekpare değidir. Tarih boyunca burjuvazinin farklı kesimleri arasında çıkar çatışmaları, iç çelişkiler olmuştur. Ayrıca piyasalar ulusal sınırlarla bölünmüştür, bu beraberinde ulusalar arasında rekabeti ve egemenlik mücadelelerini getirir. Kapitalizmin toplumu iki sınıfa bölemiyor olmasının bir diğer nedeni kapitalizmin tam anlamıyla içselleştiremediği feodalizm, patriyarka gibi toplumsal ilişkilerin varlığıdır. Yine yukarıda sözünü ettiğimiz üzere devlet ile burjuvazi arasında zorunlu ortaklık ile çatışan çıkarlar arasındaki denge bu eğilimin önündeki önemli bir engeldir.  Bu konuda son ve en önemli etken ise işçi sınıfının mücadeleleridir. Burjuvazi, işçi sınıfının mücadelesi ve hatta mücadele potansiyeli karşısında her zaman tavizler vermek zorunda kalmış veya kendi çıkarına olan politikaları hayata geçirmekten geri durmuştur.

2)      Kapitalizm küresel düzeyde yaygınlaşmış ve uluslar arası düzeyde, hiyerarşik biçimde örgütlenmiş bir sistemdir. Bugün için dünya sisteminde tek merkezin ağırlığı görülmektedir. Ancak kapitalizmin birden çok merkezli olduğu dönemler de olabilir. Bugün de tek merkezli yapının sarsılmaya, farklı blokların ortaya çıkmaya başladığı söylenebilir. Bu iki dönem arasında bazı farklar olabilse de, küresel düzeyde yaygınlaşmış olması ve hiyerarşik biçimde örgütlenmiş olması niteliğini değişmemektedir.

Sürekli büyüme eğiliminde olan sermaye bunun için, bulduğu her fırsatta işçi sınıfının elindeki hakları azaltmaya veya ortadan kaldırmaya, ücretlerini düşürmeye çalışır. Bunu sermayenin dikey büyümesi olarak nitelendirebiliriz.

Ancak sermaye yalnızca dikey değil yatay olarak da büyüme eğilimindedir. Günümüzde egemen toplumsal form olarak küresel kapitalizm varlığını diğer toplumsal yapılarla beraber sürdürür. Bir yandan burjuvazi egemenliğini toplumsal katmalar arasında var olan hiyerarşi ile sağlar. (Örneğin işçiler arasındaki ulusal, dinsel, kültürel, cinsel farklılıkları kendi çıkarları doğrultusunda kullanır ya da ücret, statü vb. farklılıklar yaratır.) Ancak diğer yandan kapitalizmin devamlılığı, sermayenin yoğunlaşmasına ve yaygınlaşmasına bağlıdır. Bu yüzden yeni “piyasalar” yaratır, savaşlarla ya da diğer emperyalist politikalarla piyasa dışı toplumları küresel piyasaya dâhil eder. Sermaye bir yandan günümüz toplumunda geçimi için gereken üretim araçlarına sahip olan (zanaatkârlar, küçük toprak sahibi köylüler, esnaflar v.s.) kesimleri ya genişleyerek ortadan kaldırmaya ya da hegemonyası altına almaya (fason üretim, taşeronlaştırma v.s.) çalışır. Diğer yandan ise piyasa dışı alanları (patriarkal aile gibi) piyasayla bütünleştirmeye çalışır. Kapitalizmin varlığı, genişlemesinin sürekliliğine bağlıdır.

Bu bağlamda kapitalist toplumda sınıf mücadelesi kavramı; işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki doğrudan mücadelelerin ötesinde bir anlam taşır. Yani sermayenin yatay büyüme politikaları sonucunda mülksüzleştiren ya da yaşadıkları toprakları askeri olarak işgal edilerek küresel kapitalist sisteme bağlanan kitlelerin farklı biçimlerdeki direnişlerini de ifade eder.  Bu bağlamda; 2001 yılındaki esnaf eylemleri de, işgale karşı Irak halkının direnişi de sınıf mücadelesi kavramı çerçevesinde değerlendirilebilir.  Ulusal sorunun kendine özgü koşulları, ulusal paradigmalara dayanan direnişlerin ayrıca ele alınmasını gerektiriyor olsa da, yukarıda belirtildiği gibi küresel kapitalist düzende hiyerarşinin altında kalan ulusların mücadeleleri sermayeye karşı verilen sınıfsal mücadelelerdir. Zira Irak ya da Filistin benzeri ulusal mücadeleler, merkezi biçimde örgütlenmiş olan kapitalizmin hayata geçirmeye çalıştığı politikalara zarar vermektedir.

Ancak diğer toplumsal kesimlerin küresel sermayenin politikalarına karşı mücadeleleri konumlarını savunma refleksinin ötesine geçemez. Zira bu mücadeleleri başarıya ulaşması sadece mücadelenin öznelerinin konumlarını koruması anlamına gelecektir. Bu başarılar sermaye politikalarına set koyması anlamında kapitalizme zarar verse bile kapitalizmi yıkacak bir etki yaratamayacaktır. Nihayetinde onunla bütünleşmeye, uzlaşmaya mahkumdur. Ama bu durum, sözünü ettiğimiz mücadeleleri önemsiz kılmaz. Tam tersi toplumda meydana gelen bütün hareketlerin işçi sınıfının mücadelesinde olumlu veya olumsuz bir yeri, bir önemi vardır. Piyasa ilişkilerini şekillendirir, egemenler arasındaki güç ilişkilierini ve sistemin krizlerini belirler, işçilerin sınıf olarak örgütlülüklerini etkiler.

Örneğin Türkiye’de 2001 yılındaki krizin ardından mülksüzleşme tehlikesiyle karşı karşıya kalan esnaflar ve yer yer küçük toprak sahibi köylüler kendiliğinden biçimde devasa gösteriler örgütledi, zaman zaman devletin kolluk kuvvetleriyle karşı karşıya geldi. O dönemdeki ekonomik krizle birlikte açığa çıkan bu eylemlerin hükümeti ciddi biçimde sarsmış olmasına karşın, esnafı “gerici, lümpen v.s.” olarak kodlamış olan sol birden bire ortaya çıkan bu hareketi sadece izlemekle yetindi, hatta sonrasında da kayda değer herhangi bir değerlendirme yapma ihtiyacı duymadı.

Bu deneyimden çıkarak konuya devam edersek: Küresel sermayenin zaten yıllardan beri sürdürmüş olduğu genişleme stratejileri sonucu işçiler giderek yoksullaşırken yeni işçi kitleleri ortaya çıkmaya başlamıştı. Bu mücadelelerin özneleri hali hazırda mülksüzleştirilmemiş, üretim araçlarından bağları kopartılmamıştı. Ancak sermaye politikaları ve krizin etkisiyle meydana gelen mülksüzleşme dalgası böylesi bir tepkinin açığa çıkmasına neden oldu. Böylesi bir hareketin başarısı olsa olsa mevcut hükümetin istifasının ardından, kredi borçlarının silinmesi, uzun vadeli borçlanma imkânlarının tanınması v.s. politikalarla mülksüzleşeme sürecinin önüne geçilmesi olurdu. Bu tarz politikaların yürürlüğe sokulması sermaye için bir külfet olur ve genişleme stratejilerinin önünde bir engel teşkil ederdi. Ancak nihayetinde mücadelenin başarısı, o mücadeleyi verenlerin mevcut koşullarının korunmasının ötesinde bir anlam ifade etmezdi.İşçi sınıfı ise mevcut durumunu koruma veya hak elde etme hedefini aşabilecek, siyasallaşabilecek ve nihayetinde toplumsal bir devrim gerçekleştirebilecek mücadeleler yaratma potansiyeline sahip tek güçtür. Çünkü işçi sınıfı hali hazırda üretim araçlarının mülkiyetinden yoksun olmasına karşın üretimin tüm aşamalarına hâkimdir. Kaybedeceği bir şey yoktur ama kazanacağı çok şey vardır. Mücadeleyle kazanabileceği son nokta üretim araçlarının burjuvazinin elinden alınarak toplumsallaşması olduğu için komünist topluma varabilecek tek devrimci sınıf işçi sınıfıdır. Yukarıda sözü edilen mücadele biçimlerinden farklı olarak mülksüzleşme veya küresel sisteme entegre olmak gibi bir sorunu yoktur. Çünkü zaten hali hazırda mülksüzdür ve küresel sistemle bütünleşmiştir.

Ancak taşıdığı tüm devrimci potansiyele rağmen işçilerin mücadeleleri egemenlerin her tür saldırısına açıktır. Egemler sınıfın en basit hak arama ya da örgütleneme mücadelelerini bile yeri geldiğinde vahşice bastırmaktan, yeri geldiğinde en kirli ayak oyunlarıyla denetimine almaktan çekinmez. Bu noktada devrimci bilince sahip bireylerin örgütlenmesi ihtiyacı karşımıza çıkmaktadır. En genel anlamıyla devrimci örgüt sorunu mücadeleyi savunma ve geliştirme sorunudur. Dolayısıyla devrimci örgüt sorunu ayrıntılı irdelenmesi gereken temel devrimci problemlerin başındadır.

Devrimci Örgüt

Kapitalizm insanlığı giderek yok oluşa sürüklemektedir. Bugün bu sistemin devamı yalnızca küçük bir azınlığın çıkarınadır. Ancak buna rağmen günümüzde kapitalizmi yıkarak, ona alternatif olabilecek, geniş kitleleri arkasına alan bir toplumsal hareket bulunmamaktadır.

Komünizm iddiasıyla ortaya çıkan SSCB’nin başını çektiği Doğu Bloğu ülkelerinin temsil ettiği sistemin yıkılışı, kapitalizmin başarılı propagandalarının da etkisiyle, pek çok insan bakımından komünizmin ideolojik olarak yıkılışı olarak algılanmış ve hala bu algıyı değiştirecek bir gelişme olmamıştır. Komünistlerin en azından bir bölümü bakımından ise bu yıkılış sözü edilen sistemin kurucu ideolojisindeki sorunlardan/hatalardan kaynaklanmaktadır. SSCB’nin kuruluşundan sonra yaşanan sorunlar ve nihayetinde bu sistemin yıkılışı; ne yapılmaması gerektiğini anlamamıza yardım etmektedir. SSCB işçilerin egemen olduğu bir devlet değildi. Çok basit olarak devlet hiyerarşik bir örgütlenmedir ve bir azınlığın egemenliğini ifade eder ve dolayısıyla devletli toplumda, toplumun çoğunluğunu oluşturan işçilerin egemenliğinden söz etmek mümkün değildir. Elbette bunlar SSCB’nin yıkılışından sonra ortaya atılmış düşünceler değildi ancak yıkılışa kadar yaşanan süreç -işçi sınıfı adına aldığı iddiasıyla bile olsa- egemenliği eline alan bir azınlığın nasıl yozlaşabileceğini, iktidarlarını korumak adına nasıl vahşileşebileceğini ve gerçekleri burjuva politikacılar gibi nasıl çarpıtabileceğini göstermiştir.

Sosyalizm adına yaşanan 74 yıllık süreç bize neyi yapmamamız konusunda pek çok şey gösterdi. Ancak bugün hala ne yapmamız gerektiğini bildiğimiz söylenemez. Bu konuda genel geçer bir formül çizemeyeceğimiz de açıktır. Ne yapılması gerektiği, mücadelenin kendi şartları ve dinamikleri içinde sürekli olarak tartışmamız gereken temel sorun olacaktır. Nasıl bir devrim hedeflediğimiz sorusu ardından nasıl bir devrimci örgüt sorusunu getirmektedir. Yaşanan deneyimler, devrim mücadelesinin en temel sorunsallarından, biri olan devrimci örgüt meselesinin, “doğru taktikler” veya “doğru önderlik” gibi kavramlara sıkışarak değil daha temel ideolojik sorular ekseninde tartışmamız gerektiğini bize göstermektedir. Bu çerçevede “Örgütün amacı, sınıf çalışmasındaki yeri ve örgütlenme biçimi ne olmalıdır?” soruları cevaplanmalıdır.

Her şeyden önce şunu vurgulamak gerekir ki; özgürlükçü komünistler bir grubun işçi sınıfı adına iktidarı aldığı değil, iktidarın bütün topluma yayıldığı, herkesin karar alma sürecine katılabildiği doğrudan demokrasinin hakim olduğu bir toplum hedefler. Böyle bir toplum oluşturma mücadelesine katkı sunacak örgütler de bu amaca uygun olmalıdır. Sınıfların ve yöneten-yönetilen ayrımının ortadan kalkacağı, insanların karar alma sürecine eşit biçimde katılabileceği ademi merkeziyetçi bir toplumsal düzen için mücadele eden bir devrimci örgütün de hiyerarşik bir yapıya sahip olmaması gerekir. Yani tüm üyelerin karar alma ve uygulama aşamalarında eşit biçimde hak sahibi olduğu, ademi merkeziyetçi bir örgütlenme modeli yaratılmalıdır. Mücadelenin çeşitli aşamalarında ve ortak karar alma süreçlerinde, çeşitli sebeplerle temsilciler belirlenebilir ancak bu temsilciler yalnızca onu seçenlerin kararlarını ve iradelerini hayata geçirmekle sorumlu olmalıdır. Sürekli olarak onu seçenlere rapor vermeli ve her zaman için onu seçenler tarafından geri çağrılmak suretiyle yerine yeni biri görevlendirilebilmelidir. Temsilcilik görevlerinin kalıcılaşmasını önlemek için görevleri belirli sürelerle sınırlanmalı ve bu görevlere her zaman farklı insanların gelmesi teşvik edilmelidir. Özgürlükçü komünist bir örgüt, iktidar odağı haline gelmeyi değil, iktidar odaklarının dağıtılmasını amaçlar ve kendini sınıfın dışında, ötesinde ya da önünde değil onun organik bir parçası olarak tanımlar. Bu ilkelerle kurulacak bir örgüt, ancak sınıf mücadelesinin içinde yer alarak savunduğu ideolojiyle tutarlı ve etkili bir pratik yaratabilir.

Özetle; devrimci örgüt, sınıf mücadelesi içindeki daha aktif olan, ideolojik ve taktiksel ortaklığa sahip militanların örgütüdür. Devrimciler zaten bir parçası oldukları emekçilerle karşılıklı etkileşim halindedirler, diğer emekçilere düşüncelerini anlatırken aynı zamanda onlardan öğrenirler. Bu bir kurgu değildir. Kendine önderlik veya bilgelik misyonu addetmeyen bir kişi için, yan yana durduğu ve ortak çıkarının olduğunu düşündüğü insanlardan bir şeyler öğrenmek ve onlara bir şeyler öğretmek yaşamın doğal bir parçasıdır. Devrimci örgüt, sınıf içerisinde kendi ideolojisi doğrultusunda propaganda yapar ve toplumsal devrim için mücadele eder. Bunun için öznel ve nesnel koşullara göre etkin araçlar oluşturur.

Toplumsal devrim ancak sınıfın kalkışmasıyla ve gerek gündelik ihtiyaçları, gerekse komünist toplum için örgütlenmesiyle gerçekleşecektir. Bu noktada sınıfın ideolojik ortaklığa ve sınıf bilincine sahip bileşenlerinden oluşan devrimci örgütün çeşitli dönemlerde çeşitli görevlerinden söz edebiliriz:

1)      Genel hatları netleşmiş bir ideolojinin ve bu ideolojinin yaşama geçirilmesinin çeşitli araçlarla propagandasının yapılması öncelikli ve her dönemdeki işlevlerinin başındadır. Bu noktada unutulmaması gereken temel nokta devrimci örgütün öznel çıkarının sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarının önüne geçmemesi gerektiğidir. Propaganda çalışması sınıfın örgütlenmesine ve mücadele süreçlerine zarar vermeyecek biçimde yapılmalıdır.

2)      Doğrudan demokrasi ile işleyen ve militan sınıf örgütlenmelerin kurulması, yaygınlaştırılması veya var olan sınıf örgütlerinin dönüştürülmesi için mücadele edilmesi devrimci örgütün bir diğer görevidir. Sınıf örgütlerinde yapısal olarak otoritenin, hiyerarşinin ve bürokrasinin oluşumuna engel olunması için mücadele edilmeli, politik olarak ise reformist, devletçi eğilimlere karşı örgütlenilmeli, yaygın propaganda ve eğitim çalışmaları yapılmalıdır. Özgürlükçü komünistlerin nihai amacı sınıflı toplumun iktidar aygıtlarının yıkılarak, yerine tüm emekçilerin karar alma ve uygulama sürecine eşit biçimde katılabileceği örgütlenmelerin geçmesidir.

Bu iki görev çerçevesinde devrimci örgütün görevleri günün şartlarına ve örgütlenmenin niteliğine ve niceliğine bağlı olarak değişebilir. Bu bağlamda devrimci örgütün işlevi, sınıf hareketinin zayıf ve dağınık olduğu dönemlerde sınıf hareketini birleştirmeye, güçlendirmeye ve büyütmeye; hareketin genişlediği ve etkisini arttırdığı dönemlerde talepleri ve mücadele biçimini radikalleştirmeye, hareketin radikalleştiği dönemlerde ise taleplerdeki ve mücadele biçimindeki radikalliğin sürekli hale gelmesi için çalışmak ve mücadelenin sınıflı toplumu yıkacak ve sınıfın kendi kaderini eline alacağı, komünist toplumu kuracak devrimci bir kalkışmaya dönüştürmeye çalışmaktır.

Tüm bu süreçlerde net bir politik hatta sahip olmak ve devrimci çizgiden sapmamak örgüt için başarılı olmanın ön koşuludur. Sistem sürekli gündem yaratmaktadır. Bu gündemlerin bazıları sistemin çelişkileri ve krizleri ile ilgiliyken, bazıları ise bunları kapatmak amacıyla bilinçli olarak ortaya atılmaktadır. Devrimciler her şeyden önce bu ayırımın bilincinde olmalı, dolayısıyla sistemin güncel çelişkilerini doğru tahlil etmeli ve bunlara dair kendi alternatiflerini üretebilmelidir. Sistem gerçek çelişkilerinin üzerini yapay gündemlerle kapatmaya, krizlerini de yapay krizlerle atlatmaya çalışır. Devrimcilerin işi sistem içinde gelişecek her konuya dair söz söylemek değildir. Gündelik konulara asıl çelişkinin sınıflar arasında olduğunun bilincinde olarak yaklaşılmalıdır. Sistemin yerel ya da genel krizlerini tespit etmek doğru analizi, buna uygun bir politika geliştirmeyi ve doğru taktiksel açılımları gerektirir.

Sistem olağan işleyişinin bir parçası olarak dönemsel olarak kendini yenileme ihtiyacı duyar. Aralarında yoğun bir çıkar çatışması yoksa egemen güçlerden biri diğer(ler)i üzerinde üstünlük sağlayarak dönemsel olarak iktidarı ele geçirir. Bunun en sık gördüğümüz örneği seçimlerdir. Dönemsel olarak yapılan seçimler egemen güçlerin bayrak değişiminden başka bir şey değildir. Yıpranmış, yorulmuş olan temsilcinin bayrağını bir süreliğine egemen sınıfın bir başka temsilcisi alır. Ancak sınıfsal çelişkilerin daha yoğun yaşandığı sistemlerde egemen sınıflar arasında da çatışmalar daha yoğun yaşanır. Güçlü bir sınıf hareketi yoksa emekçiler bir egemenden diğerine çaresizce savrulur. Örgütsüz olan işçi egemen kliklerden biriyle çıkarını özdeş zanneder, bunu kendinin kurtarıcısı olarak görür ve kendi sınıf kardeşiyle düşmanlaşır. Egemenler arasındaki çıkar çatışmalarının yoğunlaştığı dönemler bir yandan da egemen kliklerin daha zayıf olduğu anlardır. Devrimci örgütün bir diğer görevi ise mevcut egemen güçler karşısında güçlü ve birleşik bir sınıf hareketinin oluşması için mücadele etmek ve emekçilerin bu güçlerin etki alanına doğru savrulmasını engellemektir.

Devrimci örgütün toplumsal mücadeleler içinde etkili olabilmesi için nicel anlamda gelişmesi gereklidir. Ancak bundan daha önemlisi mümkün olan en üst düzeyde teorik ve taktik birliğe sahip olmasıdır. Teorik ve taktik birlik, koşullara ve mücadelenin ihtiyaçlarına göre değişkenlik gösterebilecek biçimde ve ortak bir mücadele geliştirilebilmesini mümkün kılacak derecede olacaktır. Elbette aynı hedefe doğru ilerleyen devrimciler bu hedefe ilerlerken belli noktalarda teorik ve taktiksel ayrışmalar yaşayabilirler. Daha etkin bir mücadele için tek ve güçlü bir örgütlenme hedeflense de iktidarı emekçi sınıf adına ele geçirmek amacı olmayan bir anlayışın savunucuları bakımından tek bir örgütün varlığı zorunluluk değildir. Eleştiri ve özeleştiri kanalları açık ve dayanışma içinde olan birden fazla örgüt iç çelişkilerle boğuşan tek bir örgütten çok daha etkili olabilir ve bu örgütler arasında pek çok ortak çalışma sürdürülebilir. Bu noktada unutulmaması gereken en önemli şey devrimci örgütün bir amaç değil, işçi sınıfının kurtuluşu için bir araç olduğudur. Bu bağlamda özgürlükçü komünistler için ilkesel öneme sahip olan teorik ve taktik birlik konusunu ele almak gerekiyor

Teorik ve Taktik Birlik

Tüm toplumsal olayların, bir yandan o olayların taraflarına içkin öznel etkileri, diğer yandansa toplumun geneline ilişkin tarihsel etkileri vardır. Öznel etki fiili gerçekleştiren kişinin ya da kişilerin hedefi doğrultusunda yarattığı doğrudan etkidir. Diğer bir deyişle bir fiilin, fail(ler)de yarattığı his ve düşüncelerdir. Tarihsel etki ise failin amacıyla her zaman örtüşmeyebilir. Fail(ler) öznel olarak amacını gerçekleştirse bile onun amacından bağımsız sonuçlar doğabilir. Örneğin bir Hrant Dink cinayetinin tetikçisi kendine göre çeşitli amaçlarla bu eylemi gerçekleştirmiş olabilir ama muhtemelen yüzbinlerce kişinin ırkçılığa karşı tepkisini açığa çıkartacağını ve sonrasında meydana gelen gelişmeleri ön görerek bu cinayeti işlememiştir.

 Bu durum toplumsal yaşamda kendiliğinden gerçekleşir. Gerek egemen gerekse muhalif siyasal örgütlenmeler ise bu süreci kendi ideolojileri ve politikaları doğrultusunda yönlendirmek için çalışırlar. Örgütlü güçlerin kendi siyasal amaçları doğrultusundaki faaliyetleri başlı başına toplumsal olaylardır. Dolayısıyla öznel ve tarihsel etkileri vardır. Genel olarak siyasal örgütler faaliyetlerinin öznel ve tarihsel etkileri doğru kavrayabildikleri, daha doğrusu amaçlarıyla, ortaya çıkacak sonuçlar arasındaki farkı azaltabildikleri ölçüde başarılı olabilirler. Egemenlerin siyasal örgütlenmeleri manipülasyon, provokasyon ve ajitasyon yöntemlerini emekçi kitleler üzerindeki hegemonyalarının devamı için kullanmakta oldukça başarılıdırlar. Bu burjuvazinin örgütlü olmasından, kendi tarihini ve sınıf mücadesinin dinamiklerini iyi bilmesinden ve deneyimlerden ve yenilgilerinden ders çıkarabilme yeteneğinden kaynaklanmaktadır. Devrimciler bakımından tarihsel deneyimleri ve güncel durumu doğru analiz etmek, amaca uygun, doğru taktikler ve mücadele biçimleri geliştirmek için zorunluluktur. Bu zor ama bir o kadar da önemli bir görevdir.

Bu çerçevede bir örgütlenmenin özgürlükçülük ve devrimcilik iddialarıyla varlığını sürdürmesinin ve amacına ulaşabilmesinin ön koşulu teorik, stratejik ve taktik birliğe sahip olmasıdır. Teorik, stratejik ve taktik birlik doğrudan demokrasinin hakim olduğu, kimsenin kimseye emir vermediği ve kimseden emir almadığı politk bir örgütlenme için zorunluluktur. Kişiler örgüte bu ilkeleri bilerek ve kabul ederek girerler, diğer yandan ise tüm üyeler için ilkeleri tartışmak ve geliştirmek bir hak ve görevdir. Bu noktayı doğru anlamakta fayda var. Şöyle ki teorik, stratejik ve taktik birlik bir gün varılacak bir hedefi değil mücadele ve tartışma içinde gelişecek ve ilerleyecek bir süreci ifade eder. Temel ilkeler ve hedefler konusunda netleşmiş devrimci örgüt sürekli tartışma, eleştiri ve özeleştiri süreci geliştirmeli, mücadele içinde öğrenerek ve tüm üyelerini bu tartışma sürecine katarak ilerlemelidir.

Bu noktada günümüzde mücadelenin ihtiyaçları nedir sorusu karşımıza çıkıyor… Kuşku yok ki hangi düzeyde olursa olsun mücadele etmenin öncülü, o mücadele için elverişli araç ve yöntemlerle örgütlenmektir.  Yani bugünkü asli sorun mücadele azmine sahip kadrolara ulaşma ve onlarla birlikte örgütlenme sorunudur. Toparlanma ve temel meselelerden başlayarak tartışma yürütme ihtiyacı kendini dayatmaktadır.

Devrimcilik iddiasındaki tüm çevrelerin bir tıkanıklık yaşadığı herkesin kabul ettiği bir gerçek…  Bu tıkanıklığın sonucu olarak devrimci düşüncelere sıcak bakan ve hatta kendince politik çalışmalar yürütme çabasındaki pek çok kişinin örgütsüz ve politik olarak da sağa sola savrulmuş durumda olduğunu görüyoruz. Diğer yandan politik savrulma sadece bağımsız bireylerin değil örgütlü siyaset yapma çabasındakilerin de sorunu.

Bu noktaya gelinmesinin önemli bir sebebi devrimci güçlerin büyük bir çoğunluğunun teoride veya pratikte sınıfa olan inançlarını yitirmiş durumda olmalarıdır. Sınıfsal çelişkiler hala apaçık ortada dururken günümüzün sorunlarına bunun dışında çelişkiler bağlamında yaklaşılması politik olarak komünist devrim hedefinden uzaklaşılmasına yol açmaktadır. Basit biçimde işçiler ve burjuvazi arasındaki çelişkilerden başka çelişkilerin olmadığını söylemek, indirgemeci bir yaklaşım olacaksa da temel sorun mücadele ederken, sınıf perspektifinden kopulup kopulmadığıdır.

Bununla bağlantılı olarak Türkiye’de hiçbir devrimci yapının toplumsal etki yaratacak bir mücadele kabiliyetine veya gelişen sınıf hareketlerine katkı sunacak niteliğe sahip olmadığı kuşku götürmez. Zaten onlarca parçaya bölünmüş olan devrimci örgütlerin pek çoğu iç sorunlarla uğraşmakta, pek çok yapıda sonu gelmez ayrışmalar yaşanmaktadır. Buna karşı girişilen yapay ittifak denemeleri ise her defasında sonuçsuz kalmaktadır. Tüm bunlar asıl tıkanıklığın daha derinlerde, ideolojik düzlemde olduğunu göstermektedir.

Siyasetin devrimci bir tarzda, süreklilik arzeden biçimde yapılabileceği tek alan sınıf mücadelesi alanıdır. Devrimci siyaset ancak sınıf hareketine dayandığı koşullarda bir karşılık bulabilir. Zira politika yapılan diğer tüm alanlar sistem içinde hapsolmaya mahkûmdur. Diğer yandan bu alanlar egemen güçlerin avantajlı olduğu ve işlerine geldiği gibi eğip bükebilecekleri alanlardır. Oysa sınıfsal çelişkiler eğilip bükülemeyecek kadar nettir. Ancak bu topraklardaki devrimcilik iddiasındaki güçlerin önemli bölümü zaten ideolojik olarak işçi sınıfının diğer sınıflarla ittifakını savunmakta ve dolayısıyla küçük burjuva radikalizmi ile parlamentarizm arasında gidip gelmektedir. Yine pek çoğu siyaseti dergi bürolarıyla, bir kaç yüz kişiyi aşmayan basın açıklamalarıyla sınırlı olarak sürdürmektedir.

Sınıfsal çelişkiler tüm yakıcılığıyla devam ederken, emekçiler kendi yaşamlarındaki zorluklara karşı el yordamıyla bir çıkış yolu arıyor. Burjuvazi ise işçi sınıfının örgütsüzlüğünden yararlanarak her yandan saldırıyor. Tüm bu yaşananlara karşı çözüm daha örgütlü olmak iken, örgütlenme çabaları işten atılmayla ve yoğun baskı ile karşılaşıyor. Bunlara karşı verilen tepki cılız ve etkisiz eylemliliklerin ötesine geçemiyor. Emekçiler sahip oldukları potansiyele güvenmiyorlar. Her yönden gelen saldırıların büyüklüğü geniş emekçi kitleleri harekete geçirmeye yetmiyor, hatta başarısız karşı çıkışlar sınıfın kendi gücüne olan güvenini ve geleceğe karşı umutlarını azaltıyor. Tüm bunların ana sebebi emekçilerin örgütsüzlüğü ve var olan örgütlenmelerin ezici çoğunluğunun mücadeleci çizgiden uzak olmasıdır. Dolayısıyla bugün önümüzde sınıfın örgütlenmesi gibi bir sorumluluk duruyor. Sınıfın örgütlenmesi sorununun ilk düzeyi sınıfın birliğinin oluşturulması ve büyütülmesidir. İkinci olarak ise sınıfın örgütlü olduğu yapıların, örgütlenme biçimleri ve mücadele, yöntem ve araçlarının dönüşümü için mücadele edilmelidir.

Özetle bugün birbiriyle iç içe geçmiş üç görev karşımıza çıkmaktadır.

1) İşçilerin özgün koşul ve sorunlarını gözeterek sınıfın temel düzeyde bir araya gelişi ve örgütlenmesi için çalışmak. Bu çerçevede mevcut örgütlenme çabalarını desteklemek ve içinde bulunduğumuz alanlarda yeni örgütlenme mücadeleleri yaratmak.

2) İşçi sınıfı içinde doğrudan demokrasiye dayalı taban örgütlenmelerinin oluşturulmasının propagandasını yapmak ve sınıf örgütlerinin bu yönde dönüşümü için mücadele etmek.

3) Genel politik propaganda, devrimci örgütün inşası ve ortak ideolojik-stratejik-taktiksel hattının oturtulması.

Ümitsizliğe düşmeden, inatla ancak geçmiş deneyimlerden dersler çıkartarak tartışmak ve mücadeleye devam etmek zorundayız. Bu nedenle özgürlükçü komünist bir çizgide yanyana gelmeli, mücadeleye ve tartışmaya devam etmeliyiz.

Reklamlar

1 Yorum

Filed under Değerlendirme

One response to “Özgürlükçü Komünist Pratiğin Yaratılması Üzerine

  1. Geri bildirim: Hiç Bitmeyen Öykü; Ulusal Sorunun Bugünü: Barış Süreci | servetdusmani

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s