Servet Düşmanlığından Bolluk Toplumuna: Sosyalizm Hala Gerekli mi ?

Mülayim Sert

Servet düşmanı! Pek sık duymadığımız ama kulağa ağır gelen bir hakaret, değil mi? Gündelik hayatta değil de genellikle bir politikacı veya benzeri zararlıdan televizyonda işitiriz. Evet biz bu hakareti blogumuza şiar edindik, yani servet düşmanıyız. Bir çoğunluğun vasatlık içinde bugünden yarına yaşaması pahasına bir azınlığın maddi zenginlik biriktirmesine ve bunun getirdiği tüm baskı ve yozlaşmalara karşıyız. Yani kapitalistlerin servetlerine düşmanız.

 Ancak genel olarak insanların bolluk içinde rahat ve güvenceli bir şekilde yaşamasına karşı değiliz, tersine bunu herkes için mümkün kılmak bizim ana gayelerimizden biri. Komünist Manifesto’dan beri kapitalist ideoloji şu eleştiriye bir yanıt veremez: eğer üretim araçları üzerinde özel mülkiyet bu kadar kutsal ve özgürlüğün temeli olan birşey ise, kapitalist düzende kapitalistler dışında kalan büyük çoğunluğun mülksüz olması ne yaman bir çelişkidir? İşte radikal düşüncenin, devrimciliğin bütün kavgası, bu çelişkiyi kapitalistleri mülksüzleştirip, emeğin ürünü olan herşeyi herkesin yararına kullanarak çözmek içindir.

Bu çözümün nasıl’ları üzerine konuşmadan ve komünizm öncesi bir geçiş aşaması olarak sosyalizmin buradaki yerine değinmeden önce bir adım geri atıp bu bahsettiğim “bolluk toplumu” ile ne kast ediliyor ona bakalım. Komünizme karakterini veren bolluk toplumu fikri, kabaca insanlık tarihinde “kısıtlı kaynaklar ekonomisi”nin aşıldığı bir toplumsal olgunluğu ifade eder. Bir başka ifadeyle ise, tarih öncesinin sonunu, ve tarihin başlangıcını. Yani esasen ekonomi sonrası, sınıf kavgası-çelişkisi sonrası, ve devlet sonrası bir toplumu.

Bir örnek vermek gerekirse, bolluk toplumunda köyün ambarını buğdayla dolup taşırmak o kadar sıradan bir hale gelmiştir ki, herkes (patronun veya devletin emrettiği) dışsal bir disipline göre değil, kendi kapasitesine (yeteneğine) göre çalışmıştır, ve dağıtımda kimin ne kadar üretime katkı verdiğine bakılmaz, herkes “ihtiyacına göre” buğdayını alır ve ekmeğini yapar. Buğdayın kimin tarlasından üretildiğine göre dağıtım yapmak gibi kapitalist bir hesaba ek olarak, eldeki kısıtlı buğdayın adil ve eşit bölüştürülmesi vs. gibi sosyalizme ilişkin muhasebe-idare işleri de gereksizleşir. İşte bu bolluk, üretim ve tüketime hakim olmaya başladığı ölçüde komünizm hayat buluyor demektir. Bu bolluk durumu, komünist yaşamın “alt tabanı”nı oluşturuyor diye bakılabilir. Daha çok ve daha çeşitli ihtiyaçlar, bu basit yetenek-ihtiyaç prensibine göre tatmin edildikçe komünist yaşamın ufku genişliyor, özgür dünyanın “maddi tabanı” yükseliyor demektir.

Peki, bir de madalyonun diğer yüzü var. Ekmekten bahsetmek kolay. (“Kaybedenlerin Belleği” adlı anarşist tarihsel romandaki bir pasaja bakılırsa, Stalin bile, 1930’larda SSCB’de ekmeğin yakında bedava dağıtılacağı müjdesini veriyordu, gerçi bildiğim kadarıyla bu asla gerçekleşmedi). Ancak dünyadaki her bireyin bugün bir kapitalistin sürdürdüğü tüketim pratiklerine denk bir pratiği sürdürmesi, en başta gezegenin taşıma kapasitesi nedeniye mümkün değildir. Dünya’nın doğal kaynakları ve verili herhangi bir andaki üretici güçlerin gelişmişlik seviyesi (bu kabaca teknoloji ve emek organizasyon yöntemleri ile ilgilidir), emekçilerin çalışmaya ne kadar vaktinin (ve isteğinin) olduğu gibi faktörler üretim kapasitesini sınırlar. Günümüzde, özellikle ekolojik dengenin, yani bizim yaşamımızı da mümkün kılan doğal koşulların, insan faaliyetleri tarafından yıkılabildiğini görüyoruz. Hatta en az son yarım yüzyıldır, çağdaş çevreci hareketin doğuşu sayesinde (1950’lerde Rachel Carson’ın “Sessiz Bahar” kitabı bir milat olarak görülebilir) bir ekolojik krizin içinde yaşadığımızı fark etmiş durumdayız. Öyleyse komünist yaşamın ekolojik sınırlar ile belirlenen bir “maddi tavan”ı da olmak durumundadır.

Yani bolluk toplumu, en azından öngörülebilir haliyle her bireyin bir malikanede oturup, özel uçak ile ulaşımını sağladığı bir toplum değildir. Her bireyin tüketiminin bugünün kapitalistlerine eşdeğer olması, yani herkesin “servet” sahibi olması değildir. Fakat mutlaka her bireyin barınma ve ulaşım ihtiyacının, -bir lokma bir hırka şeklinde değil- insan olmanın bir mücadele değil bir keyif olmasına izin verecek yüksek bir düzeyde tatmin edilmesini içerecektir. Bu noktada “kıt kaynaklar”ın karşısına “bolluk” fikrini koyarken, bunun kapitalizmin deniz feneri olan “sonsuz tüketim” (ve tabii ki “sonsuz büyüme”) ile arasındaki farkı betimlemeye çalışıyorum. Maddi önkoşullar itibariyle bugün varoluş kavgasından azade bir yaşama, 1917 (Rus Devrimi) veya 1936 (İspanya Devrimi) koşullarından çok daha yakınız. Öyle ki 2010 yılında Türkiye’nin kişi başına GSMH’si bırakın Rus veya İspanya Devrimi koşullarını, 1980’de dünyanın tartışmasız ekonomik süpergücü ve hegemonu olan ABD’nin o yılki seviyesine gelmiştir (kişi başına GSMH kusursuz bir gösterge olmaktan çok uzak olsa da ciddi bir fikir vermek için yeterlidir). En basitinden, eğitim ve sağlık hizmetinin piyasa prensibine göre değil de evrensel hak ilkesine göre sunulması (bu komünist “ihtiyaca göre” prensibinin burjuva “hak” kategorisine tercümesinden başka bir şey değil) gelişmiş kapitalist ülkelerde refah devleti modeli altında iyi-kötü mümkün olmuştur. Bu kısıtlı başarı bile, bize çok daha fazlası için özgüven vermelidir.

İhtiyaçlara dair verdiğim örnekler ve tarif etmeye çalıştığım zıtlıklara, mutlak ve sabit değil esnek ve değişken olarak bakılmalıdır. Çünkü insan ihtiyaçları sabit değildir, tarihsel olarak ve sınıf mücadelesi ekseninde değişir ve çeşitlenir. Kapitalist sömürünün mekanizmasını yani artı-değere el konulmasının sırrını biliyoruz: bir emekçiye, ücret olarak, ürettiği metanın değerinin karşılığını değil, kendi emek gücünün yeniden üretilmesinin karşılığının ödenmesi. Yani emekçiye, dünyaları da üretse, bu dünyaların karşılığı ödenmez, sadece yarın yine işbaşı yapmasına razı olacağı (bu da ne kadar maddi-manevi gereksinimleri olduğuna bağlıdır) kadar ücret ödenir. İşte bu “razı olacağı kadar ücret”, yani kendi ihtiyaçlarını tatmin etmekte kullanacağı para, ve bu paranın satın alabildikleri, yüz yıl öncesi ile bugün farklı olduğu gibi, ülkeden ülkeye de farklıdır. Emekçiler ne kadar mücadele ederlerse, neye kanaat getirip neyi arzularlarsa (ve bunu kapitalist sınıfa dayatırlarsa), kendilerini yeniden üretmek için gereken ihtiyaçlarının o olduğu ortaya çıkar. Yani, emekçilerin yarın yine işbaşı yapması için ekmek gerekiyorsa ekmek, bilgisayar gerekiyorsa bilgisayar, kalp ameliyatı gerekiyorsa kalp ameliyatı, eğer bunlardan aşağısını kabul etmiyorlarsa, ihtiyaçtır. Dolayısıyla “ihtiyaçlar”a, soyut ve mutlak bir değerlendirme ile (şu ihtiyaçtır şu ihtiyaç değildir diye belirleyen bir bürokrat gibi) değil, toplumsallığın ve tarihselliğin içinden bakılmalı. Ancak böyle baktığımızda, bugün orta halli bir işçinin evinde iki yüzyıl önceki bir padişahın sarayını gülünç bırakan teknolojik aletlerin olmasına, dünyanın dört köşesinden gelen gıdaların mutfağına girmesine, ve yaşamı boyunca çok daha fazla mesafe yolculuk etmesine rağmen, deneyim olarak kendini lüks ve refah içinde yüzüyor gibi değil, (hele o padişaha göre) yoksul ve mutsuz hissettiğini anlayabiliriz. Çünkü bugünün ihtiyaçları ile o günün ihtiyaçları çok farklıdır.

Tüm bireylerin ihtiyaçlarının karşılanması için gerekli üretici güçlerin gelişmesi meselesine değindik. Burada bir parantez açmak istiyorum çünkü 20. yy. boyunca, bu kavram, anlaşılır sebeplerle, neredeyse lanetli bir ün kazandı. Kapitalist ülkelerin yarattığı, işçi sınıfını hem kollektif olarak hem bireysel olarak ezen bir merkezileşmiş fabrikalar rejimi, ismi sosyalist özü devlet-kapitalist ülkelerce “ileri” sayıldı ve aynen (ve kimi zaman daha beter şekilde) taklit edildi. Hatta sadece üretimin fiziksel örgütlenişinde değil, idari örgütlenişi de (Taylorizm, tek-adam yönetimi vs.) taklit edildi. Bunun tarihsel ve ideolojik sebeplerine girmek bu yazının konusunu aşacaktır. Vurgulamak istediğim, başka  bir “gelişmişliğin” mümkün olduğudur. Doğayı talan eden ve insanları robotlaştıran teknolojik-organizasyonel sistemler yerine özgürleştirici sistemler insan ihtiyaçlarını yüksek verimlilikle tatmin edebilir ve şu ana kadar hiçbir rejim tarafından, şüphesiz egemen sınıfların çıkarına uymadığı için, ciddi şekilde geliştirilmemiştir. Bugünden potansiyelini hissedebildiğimiz ancak ihmal edilen örnekler vermek gerekirse: yenilenebilir enerji üretiminin, özellikle güneş ve rüzgar enerjisi teknolojilerinin dünyanın başat enerji üretimi modeli haline gelememiş olması bir kapitalist yozlaşma mucizesidir. Veya dünyanın tüm kültürel ve bilimsel bilgisinin dünyadaki her insana ulaştırılması artık teknin açıdan basit bir mesele olmuşken, (dünyadaki bilgisayar sayısı insan sayısını çoktan geçti) fikri mülkiyete dayalı kapitalist rant ekonomisi nedeniyle bir bilimsel makale okumak veya film izlemek için para talep ediliyor olması bir başka skandaldır. Günümüzde bu verimsizlikler, şehirlerdeki evsiz insanlardan çok daha fazla boş otel odası olması gibi klasik skandalların, saatte 200km/s yapabilen otomobillerin trafik nedeniyle 20km/s ortalama hız tutturmaları gibi saçmalıkların üzerine binmektedir. Tüm bu varlık içinde yokluk durumları, bolluk toplumunun ütopya değil elimizi uzatsak alabileceğimiz mesafede olduğunu bize tekrar tekrar hatırlatmalı ve bize güven vermelidir, çünkü emek, enerji, ve bilgi ile herşey mümkündür ve bunların hiç biri aslında kıt değil. Kapitalizmin çeşitli alanlardaki tıkanmışlığı, aynı zamanda “üretici güçlerin geliştirilmesi”nin ekolojik ve özgürleştirici yönde değişmiş olan özgün anlamı üzerine bizi düşündürmelidir.

İnsanlığın esas ve en rafine zenginliği ise birbirleriyle olan ilişkilerinin derinliği ve tatmin ediciliğindedir. Yani sosyalleşme süreci içerisinde kendini gerçekleştirmeye dair edimlerdir. Bugün maddi tüketim olarak gözüken birçok faaliyetin yüzeyini biraz kazıdığımızda altından aslında sevilmek ve kabul edilmek gibi insana dair en derin sosyal ihtiyaçların (metalaşmış ve sapkın) bir şekilde tatminini görürüz. Kast ettiğim statü, prestij, popülerlik amacı ile girişilen tüketimdir. Marka, moda, trend gibi kavramlarla yoğrulan bu alanda “konumsal metalar” egemendir. Konumsal metaların değeri kendi maddi kompozisyonlarından çok, başkalarına göre konumlanışlarındadır. Mesela bir tişörtün giyene karizmatik bir hava katıp katmayacağı, bu tarz bir tişörtü kimlerin giyip giymediğine (veya giyemediğine) bağlıdır. Alt kültürler sürekli “cool”un peşinden koşar ve safları kalabalıklaştıkça da “sembolik enflasyon” nedeniyle tıpkı normal ekonomideki enfasyon ile olduğu gibi krize girerler, ve değersizleşirler. Bu tip konumsal metaların tüketimi, özgür bir toplum perspektifinden bakıldığında “gereksiz” görülecektir. İşte bugün oldukça gerçek olan bu tüketim ihtiyacını aşmak sosyal-kültürel düzeyde bir özgürleşmeyi gerektirir ve devrimin parçasıdır. Çünkü insanlar özgürleştikçe sevilmek ve kabul edilmek gibi hayati ihtiyaçlarını bu metalardan bağımsız olarak gerçekleştirebilirler (bu noktada cinselliğin özgürleşmesinin önemi yüksektir). Öyleyse devrimci süreçte sönümlenmesini umacağımız bir tüketim alanı bu tip konumsal metaların tüketimidir. İnsanların “duygusal kaynakları” ise sınırsızdır (“paylaştıkça çoğalan sevgi” gibi klişeleri düşünün) ve komünizmin insan ruhundaki sac ayağı ve en önemli meyvesidir.

İlk soruya dönmek gerekirse, bu çerçevenin içinde sosyalizm nerede duruyor? Bir aşama ve emel olarak sosyalizme, yani herkese “ihtiyacına göre” vermek yerine “emeğinin karşılığı” olarak verecek bir sistem inşaa etmeye hala gerek var mı? Yoksa bugünün gelişmişliği doğrudan komünizme geçişe daha mı elverişli? Bu noktada devletçi bir sosyalizme değil (bunu baştan reddettik) liberter sosyalizme dahi ne derece gerek var sorusunu soruyorum. Sosyalizm de komünizm de sınıfsızdır. Fakat sosyalizm her ne kadar özgür, adil ve onurlu da olsa “idare ve ekonomi” toplumu özelliklerini taşımaya devam ederken, komünizmin mayası daha ferah bir özgürlük ve maddi bolluktur. Komünizm “idare ve ekonomi” meselesini hakkını verip aştığımızı, hallettiğimizi ve geride bıraktığımızı varsayar.

Benim sezgilerim, önümüzdeki dönemdeki devrimci bir çıkışın hem sosyalist hem komünist unsurlara sahip bir melez toplum olması gerektiği ve olacağı yönünde. Bu anlamda, önce katı bir sosyalist toplum örgütlenmesi ve ancak ufuktaki bir komünizmden ziyade, toplumun bazı alanlarında derhal komünist ilişkilerin kurulması, bazı alanlarında ise sosyalist ilkelerin örgütleyici olması. Gelişmiş kapitalist bir dünyadan çok sanayileşmeye çalışan bir dünyaya ait olan aşamacı-kalkınmacı modeli büyük ölçüde yumuşatıyor veya terk ediyoruz. Örneğin, barınma, gıda, eğitim, sağlık ve benzeri altyapı hizmetlerinin komünist “ihtiyaca göre” prensibine göre sınırsız sunulabileceğini zaten biliyoruz. Bir yenilenebilir enerji devrimi ve özgür bilgi devrimi ile enerji ve bilgiye sınırsız erişim de bunlara eklenebilir. Kültürel özgürleşme ile manevi alanda bir komünist itki de hayat bulabilir. Ancak halen kısıtlı maddi kaynaklara dayanan daha klasik maddi üretim ve tüketim alanlarında (liberter) sosyalist yöntem geçerliliğini koruyacaktır. Burada mücadele, sosyalist mekanizmaları mümkün olan en içerici, katılımcı ve yabancılaşmamış şekilde yaşatmak olacaktır; işçi meclisleri, konseyler, federasyonlar, kooperatifler, mahalli tüketim birimleri vb. Aynı şekilde toprak ve su gibi kısıtlı kaynaklar üzerindeki kullanım hakkı da sosyalist bir çizgide yani emeğin karşılığı olarak tahayyül edilebilir (çalışamayacak durumda olanlardan ise herhangi bir karşılık beklenmez). Hatta bu “melez özgür toplum”da çeşitli sektörlerde bireysel üretim yani bireyin doğrudan sahip olduğu bilgisayar ve internet gibi ucuz üretim araçları yoluyla yaptığı üretim de antika bir içe kapanıklılıktan ziyade kendiliğinden sosyal hale gelebilir. Bunun nüvelerini şimdiden özgür yazılım hareketi ve benzerlerinde görüyoruz. Marx’ın belki de en uzak görüşlü saptamalarından biri olan “Genel zekanın doğrudan üretici bir güç haline gelmesi”, yani otomasyon sayesinde birşeyi yapmayı bilmenin onu yapmaya eş hale gelmesi ile insanların tüm üretimi bugün bilim insanlarının üretim yapma tarzına benzeyebilir. Bu tarzın karakterinde bireysel odaklanma ile (özgün araştırma) kamusal paylaşım (açık yayın ve alıntılama) çelişkisiz bir şekilde bir arada yer alır. Özgür bireysel üretim tasavvuruna dayalı bazı radikal görüşlerin (“bireyci anarşizm” gibi) değerleri klasik sanayi toplumunda kaçınılmaz olarak burjuva bir ideolojiye dönüşmüşken (çünkü sanayi toplumunda zanaatkarlık gibi bireysel üretim fabrikalar gibi kollektif üretim tarafından yutulmuştu ve bireycilik demek başkalarını kendi yararına çalıştırmak demekti), günümüzde değişen üretici güçler sayesinde güncellenmiş ve “otomatik olarak entegre” bir yeni-bireysel üretim şeklini tekrar bizim saflarımızda bulabiliyoruz.

Toparlamak gerekirse, tüm bu özgürlükçü üretim tarzları, günümüz devriminin gündeminde olacak gibi duruyor ve doğru alanlarda doğru modelleri uygulamak için açık fikirli yaklaşımlara ihtiyaç var. Herhalde geleceğe dair sol “programlar” kurmak için tek reçete ortodoks dogmalar (devlet diktası altında merkezi planlama gibi) hiç bugünkü kadar çağdışı olmamıştı. Bugün pazar ekonomisini ortadan kaldıracak sosyalist bir planlama, yukarıda belirtildiği gibi kısmen gerekli olabilir, fakat bu planlamanın yukarıdan aşağıya hiyerarşik komuta şeklinde olması (bürokrasi) gelişen iletişim ve bilgi teknolojilerinin ağsal yapıları verimli kılması sayesinde artık tamamen gereksizdir.

Özgürlükçü ve komünist düşüncenin uzun “reel sosyalist” ara fasıldan (komünizmin güneş tutulması) uyandığı 60’lardan beri gelişimine bakarsak da yazıda tartışmaya çalıştığım mevzuya paralel bir düşünsel evrim görebiliriz. Bir kulvarda dünya işçi sınıfı olarak anarkosendikalizm ve konseycilik gibi klasik devrimci formlarını deneyimlediğimiz liberter sosyalist geleneği güncelleyip geliştirmeye çalışan komünalizm (Bookchin) ve katılımcı ekonomi (Michael Albert) gibi “daha iyi bir sosyalizm” teorilerini görürüz. Diğer bir kulvarda ise doğrudan komünizme geçişi teorize etmeye çalışan otonomizm (Negri), komünizasyon teorisi, sol-komünizm (Loren Goldner) gibi akımlar durur. Bu radikal düşünce eğilimleri her zaman birbirleriyle uyumlu da değildir, hatta aralarındaki teorik tartışmalar polemikleşir de. Mesela hazır olmayan bir alanda derhal komünist çözümler önermek ütopik kalacaktır ve kaçınılmaz bir adaletsizliği gizleyecektir. Öte yandan komünist çözümün mümkün olduğu bir alanda sosyalist bir modelde ısrar etmek bürokratik-reformist bir yozlaşma anlamına gelir. Birçok özgürlükçü devrimci çevre, kendilerini sadece liberter sosyalist veya liberter komünist gibi sıfatlarla sunarken, bu yazı ile şimdilik sadece isimlerini saydığım bu akımlardan çeşitli derecelerede etkilenmişlerdir. Bu eğilimlerin en başarılı açılımlarını, doğru pratik alanlarda doğru şekillerde gerçekleştirip toparlayacak bir toplumsal dönüşüm yaratmak özgürlükçü ve komünist devrimcileri bekleyen esas pratik-teorik görev olmaya devam etmektedir.

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Değerlendirme

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s